Türk Kızı's profileTÜRK KIZIPhotosBlogGuestbookMore ![]() | Help |
TÜRK KIZIÖLÜMLERLE EĞLENEN TUNÇ YÜREKLİ TÜRKLERİZ!!! |
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
September 13 http://cid-bd958be648f1493a.spaces.live.com/?lc=1055Sevgili Arkadaşlar......
Spaces sayfamda ki hata tam olarak düzeltilemediğinden bir süredir ne konu ekleyebiliyorum,ne de sizlerle rahatça görüşebiliyorum.... Bu nedenle yeni bir adres aldım... Orada görüşmek üzere..... Allah'a emanet olun.... Tanrı Türk'ü Korusun ve Yüceltsin.....
Yeni adresim :
http://cid-bd958be648f1493a.spaces.live.com/?lc=1055 June 19 ELİNE, BELİNE, DİLİNE SAHİP ÇIK TÜRK TÖRESİ'NİN ÜÇ ANAYASAL KURALI![]() Oğuz Türk Töresi'nin anayasa düzeyinde koymuş olduğu ve toplumun canı pahasına koruması gereken üç kuralı vardır; bunlar "DİL", "İL", ve "EL" korunması; başka bir deyişle "eline,iline,beline sahib ol" kurallarıdır. Buradaki DİL; Türk dilidir. İl; Devlet yapısıdır. El; üzerinde yaşanılan topraktır. Toplumumuzun kurucusu Oğuz atalarımız, toplumun kuruluşunda bir ulus birliği içerisinde yaşamanın olmazsa olmaz şartlarından birisinin dil birliği olduğunu daha o zamandan görmüşler, bilmişler ve birçok yerli yabancı araştırmacının tespit etmiş olduğu gibi dillerine büyük bir "taassup" ile bağlı kalmışlar ve dillerini korumak macıyla savaşmaktan kaçınmamışlardır.
![]() 1.Eline sahip ol : Eline sahip ol bunun Türkçe anlamı VATANINA SAHİP OL "EL" Türkçe Vatan demektir.
2.Diline sahip ol : Bu sözde ise Türkçeni koru ona sahip çık demek istiyor.
3.Beline sahip çık : Bu sözün Türkçe açıklaması ise Türk soyuna sahip çık soyunu bozma demektir.
![]() April 13 T Ü R K . . . .![]() ![]() ![]() ![]() Türk Milleti bağımsız yaşamış ve bağımsızlığı var olmalarının yegane koşulu olarak kabul etmiş cesur insanların torunlarıdır.Bu millet hiçbir zaman hür olmadan yaşamamıştır,yaşayamaz ve yaşamayacaktır.Milli egemenlik öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar batar, mahvolur. Milletlerinesirliği üzerine kurulmuş müesseseler her tarafta yıkılmaya mahkumdur. M. Kemal ATATÜRK
Dilek yolunda ölmek Türklere olmaz tasa Türk'e boyun eğdirir yalnız türeyle yasa Yedi ordu birleşip karşımızda parlasa Onu kanla söndürüp parçalarız yeneriz... Biz tufanı yarattık uyku uyurken batı Nuh doğmadan kişnedi ordularımızın atı Sorsan şöyle diyecek gök denilen şu çatı Türk gücü bir yıldırım Türk ordusu bir deniz... Delinse yer çökse gök yansa kül olsa dört yan Yüce dileğe doğru yine yürürüz yayan Fırtınadan tipiden kasırgadan yılmayan Ölümlerle eğlenen TUNÇ YÜREKLİ TÜRKLERİZ... ![]() ![]() ![]() TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ Milliyetçiliğin, ne olduğunu açıklamadan önce “Millet” kavramının ne olduğunu bilmek gerekir. Türk Milliyetçiliği :
Türk Milliyetçisi : Türk Milliyetçiliği fikrini severek yaşayan insandır. Türk Milliyetçisi olarak Yaşamanın, sosyal ve kültürel üç basamağı vardır. 1- SEVGİ : Türk Milletinin milli ve manevi değerlerini sevmek. Türk olduğunun farkında olmak. Milli gurur ve heyecanı duymak…
TÜRK TÖRESİ
Türk kültür yapısının en hassas ve ince dokusunu ” Türk Töresi ” oluşturur. “Töre, milli toplumda ferdi ve sosyal ilişkileri düzenleyen, ferdi disiplin ve otoriteye bağlayan, milli barış, dayanışma ve beraberliği sağlayan bir kültür kurumudur. Yabancı kültürler önce bu değer sistemini yıkmak isterler”.Türk Töresi rastgele, tesadüfen meydana gelmiş şeylerden ibaret değildir. Bunlar ayrılmaz bir şekilde milletin varlığına milletin ortak düşünce, duygu ve kanaatlerine bağlıdır. Töre, Türk milleti ile birlikte doğar, milletle gelişir ama asla milletle yok olmaz. Kısacası “İl gider, töre kalır”.
Türk Töresi , yüksek vazife duygusu demektir. Türk Töresi , devlet hizmetinde, insanların münasebetlerinde millete hizmeti ve insanlara saygıyı esas alır. Türk Töresi , büyüğe saygı küçüğe şefkat ve sevgi demektir.”
Türk Töresi : “Türk hukuku”, “Türk nizamı” demektir. Türk Töresi ‘ nde her Türk’ ün toplum içindeki yeri, sırası ve vazifeleri belirli kaidelerle tesbit edilmiştir. Türk Milletinin teşkilanması, Türk devletlerinin ve ordularının teşkilatlanması hep bu töre esaslarına göre olmuştur. Tarihte karşılaştığımız o büyük Türk Medeniyeti, Türk Töresi ‘ nden, Türk zekasından Türk kabiliyetinden doğmuştur.
Türk Töresi : Evvela Türk Milletini sevmek ve Türk Milletinin kuvvetine, büyüklüğüne inanmak demektir.
Türk Töresi , yüksek vazife duygusu demektir. Türk Töresi , devlet hizmetinde, insanların münasebetlerinde millete hizmeti ve insanlara saygıyı esas alır. Türk töresi, büyüğe saygı küçüğe şefkat ve sevgi demektir. Türk Milleti, ağırbaşlı, vakarlı, ciddi, çok konuşmayan, gerektiği zaman az ve öz konuşan, soğukkanlı olan, birden öfkelenmeyen, cesur, ahlaklı, azimli, sözüne ve vazifesine sadıktır.
Avrupa’ da fertler karşılıklı münasebetlerinde “Türk sözü mü?” derler. Onlar Türk sözüne güvenileceğini bilmektedirler. Büyüğünün emrinden çıkmamak, küçüğe karşı sevgi, şefkat göstermek, onu itaat altında bulundurmak, hakka riayet etmek Türk Töresi nin esas unsurlarıdır. Türkler bütün devletlerini bu töre ile kurmuşlar, töreyi bozunca da yıkılmışlardır.
Eski Türklerde suç: “şerefi” suç: “şerefsiz suç” diye ikiye ayrılırdı. Hanedan mensuplarına ölüm cezası verilince kendi yayının kirişi ile boğulurdu. Osmanlılar devrinde bile bu böyle olmuştur. Namussuzluğun, iffetsizliğin cezası ölümdü. O da okla şerefsizce öldürüldü. Türklere büyük kuvvet veren, onlarda disiplini sağlayan bu töre esasları olmuştur.
Kuvvet, birlik ve beraberlikten doğar. Milletimizin uğradığı bütün felaketler; birlik içinde yaşayamadığımızdandır. Törelere riayet etmeyerek, birbirimizi sevmememizden, birbirimizi çekememeliğimizdendir. Memeleket hizmeti, itiastsizliği, ihmalkarlığı, ciddiyetsizliği kabul etmez. Evvela kendimizi yoklayacağız. Bir Bozkurt, Bir Ülkücü olarak ruhen, karakter itiberiyle kendimizi yetiştirmemiz lazımdır. Bencillikten Türk Milleti, Türklük çok zarar görmüştür. Hepimiz Türk Milleti olarak bu bencillik duygusunu atmalıyız; atmalısınız. Hepiniz birbiriniz için olmalısınız.
Milletimizin kurtuluş ve yükselişi, fikirlerimizin tatbiki, bizim iktidarda olmamıza bağlıdır. Onun için gençliği, halkı kendimize bağlamalıyız. Kendimizi onlara sevdirmeliyiz. Sadakat, vefa, şefkat ve yardım duygusu, sevgi ve saygı aranızda geliştirmeniz icab eden en yüksek duygulardır. Bu duygular olmazsa mükemmel bir insanlık olmaz. Birbirimizle kaynaşmak için, diğer gençleri, vatandaşları kazanmak için her şeyden evvel insanları hafife almamayı, onları hor görmemeyi, kim olursa ona “insan” gözüyle bakmayı öğrenmeliyiz.
Bir Bozkurt, Bir Ülkücü her hareketi, davranışı, oturması, kalkması, konuşması ile Türk Milliyetçiliğinin, propagandasıdır. Kötü, yanlış hareketlerimizle insanları kndimizden nefret ettirmemeliyiz. Bir ülkücüye yaraşır şekilde hareket etmezsek hepimiz şahsımızda davamıza zarar vermiş oluruz. Türk Milleti, bize kötü hareketlerimizle “Şunlara bakın” “şu milliyetçi geçinenlere bakın” demesin. Biz, güzel hareketlerde bulunarak dedirtmeyin. Ülkücü gençleri tam bir Türk insanının örneği olarak görmek istiyorum. Ciddiyetinizi muhafaza etmeli ve cıvıtmamalısınız. Müslüman Türk geleneğinde, kadına saygı vardır. Türk cemiyetinde kadının yeri, erkeğinin yanıdır. Türk kadını toplumumuzun faal bir unsuru, saygıdeğer bir varlığıdır.
Türk vakurdur. Kişi olarak, Bozkurt olarak bu olgunluğu elde etmezseniz, insanca vasıflarla varlığımızı süslemezseniz, memlekete beklenen faydayı vermesseniz, parasız hasta muayene etmeyen doktorlardan, çimento demir çalan mühendislerden olurusunuz.
Asla başkalarının işine karışmayın ve sır saklayın. Daima iyilik getirecek söz ve hareketlerde bulunun ve bunu adet edinin. Dinimiz dahi bazı ahvalde yalan söylemeyi serbest bırakmıştır. Doğruyu söylediğiniz zaman fitne fesat çıkacaksa, ortalık karışacaksa, yalan söyleyin demiştir. Gayet disiplini olmalısınız. Disiplin; Türk Töresi ne, ahlakına, kanunlarına, nizamlarına uymak, büyüğün küçüğün hakkına riayet etmek, hürmetkar olmaktır.
April 04 Ömrünü Ölüme Gelin Ediyorum... ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Bulutlar dokunsan ağlayacak. Güneş yavaş yavaş elini eteğini çekiyor gündüzden, birşeylere kızmışçasına kızarıp yok oluyor ufukta alaca parlak ihtişamıyla...Hangi burçtan olduğu bilinmeyen ay doğuyor işte. Ve başlıyor çöken karanlıkla süzülüp gelen bir hüzn-ü gece...
Güneşin batışı, ayın doğuşu hep aynı... Bir ben farklıyım bu gece... ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Notası olmayan unutulmuş bir melodi ile ayrılığın tadını çıkarıyorum. Dekorasyonu yarım kalmış aşkımı dayayıp döşüyorum süslü kelimelerle...Bu ayrılık buraya yakışmadı ama her neyse...Elimde bir tutam yaban heyecanı, bahçemde ki bülbülden muzdarip güllere anlatıyorum seni...Gözlerimde birikmiş bir nem var ama önemli değil, ağlamıyorum...Günlük hüzün randevularımın vazgeçilmezi bu.Aşkının rutubetinden olacak ki ıslanıyor işte ben istemesemde...İçime çekmiyorum sensizliği, öksürtüyor bu aralar.Şarap yerine kahve içiyorum bak.Sonra resmini çekiyorum kahvenin kırk yıllık hatırla sarmaş dolaş...Seni içimdeki dipsiz, kör bir kuyuya atıyorum.Kırk hayalin çıkartamıyor... ![]() Sürüldüğüm dokuzuncu köydende kovuluyorum... Yok sevgilim yok, olmuyor...Ben yalan söyleyemiyorum.Bütün mazeretlerim izinli bu gece.Aleyhimde şahitlik yapıyor zaman... Bal gibi ağlıyorum işte, gözlerim kan revan...Unutamıyorum seni kahretsin, özlemin içimde bir yerlerde yanıp kor oluyor durmadan...Dudaklarımda duruyor hala dudaklarının numarası, karda yürüyüp izini belli edenlerdensin sende... ![]() Hep aynı işte...Ayrıldığımızdan beri aynı tas aynı hamam...Hayatı sensizlikle paylaşmanın saçma muhasebesinde hesapsız bilançolar çıkarıyorum, beyan ediyorum seni kalbime...Gülü seversin diye güle en yakın diken oluyorum...Sus diyorsun, gözlerinin yakamozlarında sus pus oluyorum...Yeter artık bilesin, dayanamıyorum... Herşeyindim hani... Hani ömründüm... Haberin olsun... Ömrünü ölüme gelin ediyorum... Başından beri elinde gördüğüm kalemin
Sessizce Gidişini yazıyor Kağıt kabul etmiyor.... ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Sustum ve gülümsedim..
bir çığlık kanıyor demedim, en derininde yüreğimin... ![]() Gülümsedim... gülümsedim ve sustum... içimdeki volkanları boğarak... ![]() Sustum ve gülümsedim.. susturarak içimdeki sabır taşını hüznü yüzümde, acıyı gözlerimde toplayarak... ![]() Demedim kimselere bir çığlık kanıyor, en derininde yüreğimin... bilirim acının dili olmaz... ![]() Sustum! sadece sustum ve gülümsedim! bastırarak içimdeki depremleri... hançeri sadece kendime sapladım. sapladım ve sustum! ![]() ![]() ![]() ![]() Senden başka hangi yürek
Kadavra hükmündeki bedenimi tazelerdi ki… Hangi göz, Bir kez bile dokunmadığı kirpiklerim için Benim boğazıma sürülen bıçağa canını sürerdi ki .... ![]() Bilmelisin ki... Bilmelisin ki... Bilmelisin ki... Bilmelisin ki... Bilmelisin ki... Bilmelisin ki... Bilmelisin ki... Bilmelisin ki... Bilmelisin ki... Bilmelisin ki... Bilmelisin ki... Bilmelisin ki... Bilmelisin ki...
![]() ![]() ![]() March 30 ATATÜRK'ÜN TÜRKÇÜLÜĞÜ![]() ![]() ATATÜRK'ÜN TÜRKÇÜLÜĞÜ
![]() Ulu Başbuğ Atatürk ve onun kutlu ülkülemi (ideolojisi) olan Atatürkçülük, bugüne kadar budunumuza yanlış tanıtılıp, yanlış öğretilmiştir. Komünist kafalar, yıllar boyu, Ata'yı solcuymuş gibi göstererek, hem siyasal getiri elde edebilmek amacıyla istismar ettiler hem de Türkiye'yi kurtaracak tek ülkülem olan Atatürkçülüğün içini boşaltarak, genç kuşakların gerek Atalarını, gerekse bu kutsal ülkülemi doğru olarak tanımalarının ve anlayabilmelerinin önünde engel oluşturdular. Bu zihniyetin temsilcilerinin Atatürkçülük anlayışları; Atatürk'ün ilkelerinden, salt "laiklik ilkesi"ni benimsemekten ibarettir. Başbuğ Atatürk'ün diğer ilkelerini de yarım yamalak uygulayarak, Atamız'ın adıyla siyasal getiri elde etmeye çalışmaktadırlar. Bu eski komünist, şimdinin ise "Sosyal Demokrat" liboş takımı, sağlam temeli olan bir ülkülemleri ve Türkiye'yi esenliğe çıkaracak nitelikte bir siyasal programları olmadığı için yıllardır Atatürk istismarcılığı yapıp, Atatürk'ün milliyetçi yönünü, Türklüğe verdiği önemi görmezden gelmekle kalmayıp; bugüne kadar, kendi ülkülemlerine uygun tarzdaki -teslimiyetçi, edilgin- milliyetçilik anlayışlarının adını, "Atatürk Milliyetçiliği" koyarak; hem Ulu Başbuğ Atatürk'e hem de onun kutlu ülkülemine ihanet edegelmişlerdir. Bu bozuk, sözde Atatürkçülük anlayışlarını da doğruymuş gibi tanıtıp, uygulayarak; Türk insanının, dış düşmanlara karşı olduğu gibi, "içimizdeki" düşmanlara karşı da milli reflekslerini törpüleyip, köreltmişlerdir. Oysa Başbuğ Atatürk'ün milliyetçilik anlayışı, bu güruhun göstermeye çalıştığı gibi ne teslimiyetçi, ne de dar kalıplar içerisine hapsedilmiş sığ bir milliyetçilik anlayışı idi. Başbuğ Atatürk, milletinin ve ülkesinin bekasını ilgilendiren konularda; çok duyarlı, ciddi ve tavizsiz bir siyaset izlemiştir. Gerek dış düşmanlara karşı verdiğimiz bağımsızlık savaşındaki, gerekse iç düşmanlara karşı olan tavrı ve tutumu da; sert, tavizsiz ve sonuç alıcıydı.
![]() Bugün, "Türk" kelimesini ağızlarına almaktan rahatsızlık duyan, Türk'ün ve onun ülkesi Türkiye'nin çıkarlarını savunmaktan aciz, soy ve vicdan kusurlu insanların ipliklerini tam anlamıyla pazara çıkarmak, gerçek Atatürkçü olan Türkçüler'in en önde gelen görevlerindendir.
diyen Türkler'in son bozkurdunun Türkçü-Turancı olmadığını iddia eden bir kişi art niyetlidir; ilk düşünülmesi gereken; o kişide soyca ya da vicdanen bir bozukluk olduğudur. Şayet art niyetli değilse o zaman, o kişinin cehaletinden ya da akılsal bir zaafından söz edilebilir.
― "Vatana yüksek seciyeli ve metin ruhlu gençler yetişmesini temenni eylediğim İstanbul Türk İzci Ocağı’nın, Başbuğ’luk teklifini büyük bir hissi iftiharla kabul ediyorum. Genç arkadaşlarıma teşekkür ve selamımın tebliğini rica ederim." O tarihlerde yayınlanan "Cumhuriyet Gazetesi" de manşetini "Başbuğ" olarak atmıştı. Bunun yanında 10Kasım 1938 tarihli "Ulus "Gazetesi"nin manşeti de şu şekilde atılmıştı: "Atatürk başkumandan; Başbuğlar yetiştirilmezler, onlar başbuğ hasletleriyle doğarlar!"
March 23 Bir Ülkücü Sevdim...Bir gün duyamazsan sesimi gecelerinde
Bir Ülkücü Sevdim Neden MHP Önce on altı imparatorluk kurmuş, tarihin derinliklerinden gelerek, varlığını devam ettiren,çok geniş bir coğrafya üzerinde derin izler bırakan yüce TÜRK milletine mensup olmakla övünür, arkasından bu duygu yoğunluğu içinde buruk bir acı duyarım. Yüreğimden bir şeyler kopar, ılık ılık akan kanı hissederim. Tarihi tersinden düşününce on altı imparatorluğu da yıkmış olma gerçeği bıçak gibi böler duygularımı. Bu yoğunluk içinde düşünüyorum, milletler tarihinde on, yirmi, ellili yıllar kısa zaman dilimleri. Geniş zaman dilimine baktığımızda büyük milletlere büyük fırsatlar çıkar. Fırsatları kullanabilen milletler köklü izler bırakır, kullanamayanlar ise varlıklarını sürdürebilmek için çırpınmaya devam eder. İçinde bulunduğumuz zaman bütün dünyanın gözleri önünde TÜRK asrı olacak iken maalesef kayıp gidiyor!.. Büyük hedeflere ulaşabilmek için büyük düşünen insanların, büyük kitleleri sevk ve idare edecek pozisyonda olması gerekir. Zaman nasıl değişiyorsa şartlar da, mücadelenin biçim ve boyutları da değişiyor. Mücadele ortamının ihtiyaç duyulan materyalleri ne kadar kısa sürede devreye sokulursa koordinasyon ve aksiyoner hale geçiş de o kadar kısa sürüyor. Muhataplarımız meşru-gayri meşru, milli- gayri milli, helal- haram, doğru-yanlış, haklı-haksız gibi temel kavramları bir tarafa atarak, akıl almaz bir husumet, kin ve düşmanlıkla temel değerlerimize saldırmakta, haçlı zihniyetinin içimizdeki organizasyonu olarak karşımıza çıkmaktadır. Şartların zorluğundan ziyade, zihnimizin bulanıklığı mücadele biçimini olumsuz etkilemektedir. Güven duygusu, yol arkadaşlığı nereye kadar, kiminle, ne zaman vs. olumsuz duygu ve yaklaşım meydana gelmesine o kadar sebep var ki. Osmanlının son dönemlerinden başlayarak yükselen Türk Milliyetçiliği hareketi, Türk devletinin kuruluşu, büyük ATATÜRK’ün bu devlete Türkiye Cumhuriyeti adını vermesi, yokluktan başlayarak hızla zirveye doğru tırmanan milli kalkınma hamlesi ile gösterilen üstün başarı. Mevcut durumda ise baltalanan, yok edilmek istenen milli çizgi, temsil noktasına getirilen insanların gaflet ve ihaneti aralıksız devam etmiş. Durum her geçen gün daha kötüye doğru yol almıştır. Üzülerek belirtmek gerekirse yeni bir kurtuluş mücadelesi vermek üzere sona hızla yaklaşmaktayız. Bir çoğunuz üslubun ne kadar karamsar olduğunu düşünmekte haklısınız. Fazla geriye gitmeden son beş yılı değerlendirin lütfen. Allah için elinizi vicdanınıza koyarak memleketin hayrına yapılan icraatları alt alta yazınız. Ben olumsuzlukları yazmayacağım. Dünyanın neresinde olursa olsun milliyetçilik akımları (Global mı, küresel mi her ne halt ise) beynelmilel güçlerin hedefidir. Bu akımların yok edilmesi için ne gerekiyorsa onu yapmaya çalışırlar.Öncelikle temel ve ortak kavramlar üzerinde oynanarak buluşma çizgileri yok edilmeye çalışılır. Arkasından öne çıkan isimler üzerinde değişik yorum ve ifadelerle, onların durum ve pozisyonlarını sarsacak hususlar üzerinde durulur. Sonrasında ise ben duygusu okşanarak hareketlerin parçalanması, küresel güçlerin karşısında tehdit olmaları önlenir. Çizmeye çalıştığımız tablo aslında herkes tarafından görülmekte ve bilinmektedir. Günümüzde dünyanın her tarafında, daha çokta bizim ve bize komşu coğrafya üzerinde bu tezgah görülmektedir. Türk milleti olarak yaşadığımız sıkıntıların temelinde saf ve tertemiz niyetlerimizle, merhamet ve tevazu duygumuz yatmaktadır. Bu iyi niyet ve merhamet duygusu aynı zamanda imparatorlukların da yıkılmasında en etkili faktördür. Birileri yine zayıf noktalarımıza saldırıyor, haksızlığa uğradığını, mağdur edildiğini, hareketsiz bırakılmışlığı oynuyor. Yine merhamet dileniyor!.. Halbuki bu millet eşine ender rastlanan bir destek verdi iktidara. Bugün şikayet ettiği problemlerin tamamını çözecek güç ve yetki verdi. Bir diğer zayıf noktamızı kullanmak niyetindeler, hafızamızın zayıflığını. Öyle ya! biz dün bunlara ne kadar destek verdiğimizi bile unuttuk. 3 kasım 2002 seçimlerinden 363 milletvekili ile tek başına iktidar yolu açılan AKP Türkiye Büyük Millet Meclisi başkanlığı seçiminde sayın Bülent ARINÇ için 369 oy buldu. Siirt seçimlerinden sonra AKP nin milletvekili sayısı 365’e çıktı. Şimdi mağduriyeti oynayan iktidarın 367 sayısı için toplam eksiği 2 idi. Milletin verdiği güç milleti yok etmek için kullanılmış, uluslar arası menfaat grupları için yasal düzenlemeler yapılmış, Türk Milletinin varlık sebebi olan düzenlemelerde gık çıkmamıştır. Aslında mağdur edilen millet, mağdur eden iktidar olmuştur. Çocuklarımızın geleceği ipotek verilmiştir. Önümüzde zor ve kısa bir zaman dilimi bulunmaktadır. Bu zaman diliminde milli hassasiyeti olan bütün arkadaşlarımızın samimi ve yürekten gayretine ihtiyaç vardır. Bizim camiamız bu sınavı en zorlu biçimde vermiş ve alnının akı ile çıkmıştır. Türk’ün varolma mücadelesinde bir zorlu sınav daha bizi beklemektedir. Kırılan onurumuzun, yok edilmek istenen devlet yapımızın, satılan vatan topraklarının, özelleştirme adıyla peşkeş çekilen öz kaynaklarımızın, en iyimser ihtimalle gelecek birkaç yılını peşinen borçlanarak yaşamaya çalışan insanlarımızın durumlarını düşünmek zorundayız. Borçlanma sadece devletle sınırlı kalmamış insanlarımız, cazip gösterilen kredilere yönlendirilerek beynelmilel sermayenin kucağına atılmıştır. Enflasyon sözde düşmüş, döviz yerinde saymıştır, ama ekonominin düzeldiğinin temel göstergesi olan üretim ve istihdam artışı sağlanmamıştır. Sanal bir trende, sanal yolculuğa çıkarılmış durumdayız. İnsanlarımız “ulül emre itaat” düşüncesi ile devletlerine güvenmiş, onun koyduğu kurallara göre hareket etmiştir. Mevcut iktidar ise tam bir müstemleke hükumeti icraatı sergilemiş, TÜRK ve TÜRKLÜĞE ait ne var ise yok etme gayretine düşmüştür. Varlığımıza uzanan eli kırmak, bu ele imkan ve fırsat veren kahpeliklerden kurtulmak, yeni bir kurtuluş mücadelesi vermemek için önümüze konulan sandığa sahip çıkmalı, demokratik yoldan hesaplaşmalıyız. Zaman tenkit, beğenmeme, bozgunculuk, rehavet, zamanı değildir. Zaman ülkeye, millete, geleceğe, dine ve devlete sahip çıkma zamanıdır. Hiçbir ülkücünün, Türk Milliyetçisinin Milliyetçi Hareket Partisi dışında tercihi olamaz, eğer başka bir tercihi varsa bu kritik dönemde bu ülkeye ve millete dost da değildir, sevgisi yoktur!.. Yüreğini, beynini, emeğini bu mücadelede ortaya koyacak gönül erlerine selam ve sevgilerimi sunuyorum. KURTBEY Su Gibi Ol....![]() Şimdi sen "su" olduğunu düşün. Su kadar özel, su kadar faydalı ve su kadar çok, tükenmez... İnanıyorum ki gerçekten de öylesin. Ama ister çeşmelerden dökül, ister göklerden yağ, ister nehirler dolusu ak; dibi olmayan bir kovayı dolduramazsın. Yani Seni dinlemeyenlere sesini duyuramazsın...
Unutma; Daha çok bağırdığında daha çok dinlenmezsin... Gürültünün parçası olursun sadece!.. ![]() Suyun yanında olanlar suyu en az içenlerdir. Çünkü; "su nasılsa burada, lüzum yok ki suyu kana kana içmeye" diye düşünürler... Aynen, sesini sürekli duyanların seni dinlemedikleri gibi! Ormandaki hiç bir hayvan, ırmağın gürültüler koparan yerinden su içmeye çalışmadı şimdiye kadar. Hepsi, hep sabahın en sakin anini bekledi; suyun durgun yerlerini bulabilmek için. Gittiler ve sakin sakin ihtiyaçlarını giderdiler; Onlar için en uygun olan, kendi istedikleri zamanda... ![]() Sen, hep bir su olduğunu düşün. Su gibi güzel, su gibi yararlı, su gibi vazgeçilmez... Ve su gibi hayat kaynağı olduğunu düşün. Ama su gibi yaşatıcı ol; Su gibi yıkıcı, sürükleyici ve öldürücü değil!.. Sen bir su ol... Ama rahmet ol; Afet değil ! Su isen tarlalarını basma insanların, yuvalarını yıkma, ocaklarını söndürme; Sana "felaket" denmesin! Su isen bir bardağa sığabil ki; Damarlara giresin!.. Su; Yüce Mevla’nın insanlar için yarattığı en büyük nimetlerden biri... Unutma; Ve suya benzediğini unutma. Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi faydalı, su gibi lüzumlu ve su gibi bitmez-tükenmez olduğunu da unutma. ![]() Ayrıca su gibi sakin olabileceğin gibi, su gibi de "kıyametler" koparıcı olabileceğini unutma... Unutma; Senin işin rahmet olmak, afet değil! Vadiler varken önünde ve ovalar varken, yayılabileceğin; Küçük ırmaklara ayırabiliyorsan kendini ve bardaklara bölebiliyorsan, hayat verirsin çevrene. Ve yaşayabilirsin dünya dönmesine devam ettiği müddetçe. Yoksa hep duyulmayan, dinlenmeyen; korkulan ve kaçılan olursun seller, afetler gibi. Tercih elindeydi hep ve hep de "senin" ellerinde olacak... ![]() Ya tutmayı öğreneceksin dilini; veya hiç durmadan konuştuğun için, sadece bomboş ve anlamsız sesler çıkartan birisi olduğunu zannettireceksin çevrendeki insanlara! Ama yapman gereken su, değil mi; Düşüneceksin ne zaman ne söyleyeceğini. Düşüneceksin kimin dinleyip dinlemediğini, kimin anlayıp, anlamadığını. Düşüneceksin anlatmak istediklerinin ne kadarını anlatabildiğini... Hatta anlayanların anladıklarının da senin anlattıklarının ne kadarı olduğunu düşüneceksin...
![]() Ve konuşmak için en uygun zamanı bekleyecek, en az ama en uygun kelimeleri seçmeye çalışacaksın...Ahmak olmayan yolcuların, önceden aldıkları biletleri ceplerinde olduğu halde, saatlerini kontrol ederek, vakit yaklaştığında, vapurun kalkacağı iskelede hazır olmaları gibi, sen de fikrini bindireceğin kişinin "kıyıya yanaşmasını" bekleyeceksin!.. Demeyeceksin;
![]() "Ben canım isteyince giderim iskeleye, vapur da o saniyede gelmek zorunda!.." Demeyeceksin; "Ben aklıma geleni aklıma geldiği biçimde söylerim. Karşımdaki de değil duymak, değil dinlemek, anlattığımdan bile fazlasını anlamak zorunda!.." Keşke öyle olsaydı. Keşke haklı olsaydın, ama maalesef değil... ![]() Ağzını açıp "Şelaleden dökülen suyu" içmeye çalışan bir tavşan gördün mü hiç?.. Veya önüne çıkan ağaçları dahi sürükleyen bir selden susuzluk gidermeye uğraşan bir ceylan gördün mü? Kaplanlar bile içebilmek için suyun durulmasını bekler; Beyni olan her yaratık gibi! Hadi... Sen şimdi "su olduğunu" düşün, ve kendini "su gibi" hisset... Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi berrak, su gibi yararlı... Su gibi hayat kaynağı ve su gibi bitmez-tükenmez olduğunu hatırla... ![]() Ama yine su gibi "bir küçük bardağın içine" sığdır ki kendini; Girebilmeyi öğren insanların damarlarına. Hayat ver... Vazgeçilmez ol!!.. ![]() March 18 ... ![]() Gafil, hangi üç asır, hangi asır, Tuna ezelden Türk diyarıdır. Bilinen tarih söylememiş bunu, Kalkıyor örtüler, örtülen doğacak,Dinleyin sesini doğan tarihin, Aydınlıkta karaltı, karaltıda şafak. Yaşanan tarihi gömüp doğru tarihe gidin. Asya'nın ortasında Oğuz oğulları, Avrupa' nın Alpler' inde Oğuz torunları,Doğudan çıkan biz, batıda yine biz; Nerde olsa, ne olsa kendimizi biliriz. Hep insanlar kendini bilseler, Bilinir o zaman ki hep biriz. Türk sadece bir milletin adı değil Türk bütün adamların birliğidir. Ey birbirine diş bileyen yığınlar!Ey yığın yığın insan gafletleri! Yırtılsın gözlerdeki gafletten perde, Hakikat nerede?
Mustafa Kemal ATATÜRK
![]() ![]() ![]() Börteçine Asena zincirliyken
Bana 'geri dur' diyemezsin Geri dur deme! Senin alnın ap ak hürsün Şafaklar senin için müjdeci Tutsak gardaşların her şafakta ölürler Benimle beraber 'Geri dur' deme. Sen güzelim damarlarında Türk kanı Kalbinde kardeş sevgisi taşıyorsan Allah'a inanıyor Ve beni seviyorsan 'Geri dur' deme. Gardaşlarım tutsak, gardaşlarım yaralı Onlara sıkılan kurşun beni yaralar Son Türk'de hür olana kadar Sakın bana 'Geri dur' deme. Eğer bir çığ gibi büyüyorsak Eger bir ölüp, bin diriliyorsak Bu ülkü aşkından güzelim Şehadet aşkından Çok görme bana 'Geri dur' deme. Eğer demirperdeyi eritecek göz yaşı ise Ağlasın anam, ağlasın bacım. Sen, gök gözlüm, gök eşarplım Seninde göz yaşın karışsın sele Sakın bana 'Geri dur' deme. Ben bir savaşçıyım Ağlamak için doğmadım. Tutsak Türk ellerinin hürriyeti amacım Daha oralarda moskofu kovmadan 'Geri dur' deme! Damarlarımda Bilge Kağan'ın kanı Gönlümde Hira'dan kopan nur var. Dokuz tuglu Sancak ile kurmadan Turanı Sakın bana 'Geri dur' deme! Ben karanlıkla savaştayım Düşman kahpe. Düşman namert. Daha dün düştü Alpaslanım. Daha kurumadı kanı, 'Geri dur' deme. Dokuz tug göndere çıkana kadar, Bozkurtlar Turana akana kadar, Çin'in setlerini yıkana kadar, Son Türk de hür olana kadar, 'Geri dur' deme. Ateş hattındayız güzelim. Varlık-yokluk arasında Bana, 'Geri dur' deme. Bükme boynunu öyle 'Ne olur' deme. Kahrolan binlerce soydaşımın Ağıtları dudaklarımda Kan istiyorlar kanlarına Hayber'de, Caber'de, Tiyenşan'da Bağlama kollarımı benim 'Geri dur' deme. Bak otuzdört şehid topraga düştüler, Allah! sesleriyle Ardında bozkurtlarla Allah'a yükseldiler 'Geri dur' deme. Sana Altaylardan bir tuğ Çin'den şal getireceğim Kızıl kurşun vurursa beni Kanıma batırıp mendilimi Al, al getireceğim 'Geri dur' deme. Bak Giray hanın torunları tutsak Ötükenim yasta Kerkük kan ağlıyor güzelim Rodoplarım hasta Kanımı adadım yollarına ilaç olsun diye 'Geri dur' deme. İmanımı zirıcirlemek istlyorlar. Kahrolacak onlar Demir pençelerimle! Geri dönmek yok tarihimizde 'Geri dur' deme. Kaşların yay, kirpiklerin ok gibi ama Bana gerçek ok lazım. Kılıç gibi bakışlarınla del bağrımı Tutma koliarımı benim 'Geri dur' deme. Benim Sevda manileri yazmak için vaktim yok Ağıtlar dökülüyor dudaklarımdan, Haber sor bana Önkuzudan, Kılıçkırandan, Onların düştüğu yola kurbanım 'Geri dur' deme. Elbette kutsalsın benim için Gelinliğin ap ak olmalı lakin Kardaşların kara yasta iken O günün hatırı için 'Geri dur' deme. Senin deniz mavisi gözlerin Aral'ı hatırlatır bana Sonra tutsak kardaşlarımı Yanar yanar kahrolurum 'Geri dur' deme. Saçlarında Selenge'nin kıvrılışı var, Tutsak Selenge'nin Başın Tanrı Dağları kadar dik olmalı senin. Bükme boynunu öyle 'Geri dur' deme. Senin namusun kadar mübarek yurdumda Kızıl çizmeler Sarı çıyanlar var. Tutsak kardaşlar Dokuz tuğla gök bayrağı bekliyorlar 'Geri dur' deme. ALPASLAN GÜMÜŞ ![]() ![]() ![]() Türk Milliyetçilerine İthaftır!
Bizler her vesile ile mukaddes değerleri savunduğumuzu, bu değerler için hayatımızı ortaya koyacağımızı söyler bununla da iftihar ederiz. Hatta çoğu zaman bu idealler uğruna çocuklarımızı, ailelerimizi ihmal ederiz. Savunduğumuz temel değerlerin başında mensubu olmakla iftihar ettiğimiz yüce Türk milleti, kutsal Türk devleti, mukaddes inançlarımız, geleceğimizin teminatı ordumuz vardır. Şahısların kusur ve hataları kurum ve kuruluşları bağlamaz düşüncesi ile hareket ederiz ki, doğru olan da budur. Samimi duygular besleyen hiç kimsenin aksini düşünebileceğine ihtimal bile veremiyorum. Peki ne oldu da memleketin en ücra köşesindeki Türk milliyetçilerini karamsarlık, bedbinlik, yılgınlık, tedirginlik ve hatta güvensizlik kapladı. Dün heyecanla mücadele eden, varlıklarını ortaya koyan insanlar bugün neden bu yeis atmosferine girdiler. Her biri toplumu sevk ve idare edebilecek kadar enerji, bilgi ve birikime sahip olan insanlarımız neden birdenbire kabuklarına çekildi. Bu dağınıklığın, güvensizliğin, kopukluğun sebebi ne?.. Şunu çok iyi biliyoruz ki nereye gidersek gidelim, hasretle, muhabbetle, güllerle, alkışlarla karşılanmayacağız. Yüzümüze gülseler bile, haset, kin, husumet, garez ve iftira ile muhatap olacağımızı ve punduna getirdikleri an bunları sahneye koyacaklarını biliyorduk, biliyoruz. Türk şartlar ne kadar kötü, atmosfer ne kadar bozuk olursa olsun onu kendi milli menfaatleri lehine çevirmeyi başarmıştır. Asla kabuğuna çekilerek teslimiyetçi olmamıştır, olmayacaktır. Şu an her zamankinden çok birlik ve beraberliğe, bir birimize güvenmeye ihtiyacımız var. Memleketin güven ortamı malum çevrelerce bilerek bozulmaya çalışmakta, insanlarımızın maneviyatları yıkılmak istenmektedir. Çünkü bunlar yarasa gibidir. Ancak karanlıkta ortaya çıkar, yapacaklarını yaparlar. Hepiniz bunu çok iyi biliyorsunuz. Hadiseyi yıllar önce ne güzel tarif etmiş büyüğümüz. Bu yurdun haznesi onun elinde; Fakat anahtarı senin belinde, Kalmış aç ve garip kendi ilinde; Vur, eski kölesi utandır onu! Bırakma uyusun, uyandır onu! (Ziya GÖKALP) Türk'e sağlam bir maneviyat, çelik gibi irade, sarsılmaz bir iman, yıkılmayan bir mücadele azmi yaraşır. Bu vasıfları kimliğinin şuurunda olan her Türk mutlaka taşıyordur. Bize düşen soyumuza yakışan tavır ve davranışları sergilemektir. Dün Anadolu'nun Alperenleri ne ise bu günde Türk Milliyetçileri, ülkücüler odur. Kölelik saltanatına son vermek, Türk'ün dalgalanan bayrağını daha yükseklere çekebilmek için hepimize görev düşmektedir. Geleceğin yükü sırtımızda gittikçe ağırlaşmaktadır. Bu hesabı vermek çocuklarımıza nasip olmasın. Onlara daha güzel, daha parlak yarınlar bırakabilmek boynumuzun borcudur. Devletimizin üniter yapısı tartışmaya açılmış, bazı mihraklar köyleri değneksiz görmeye başlamıştır. En temel insan hak ve hürriyetleri bölücülerin istismar aracı olmuştur. Ne yazık ki asli unsurumuz gık bile diyemez hale gelmiştir. Burada çok ince bir senaryonun ortaya konduğunu, çoğumuzun bu senaryoyu aklına bile getirmediğini itiraf etmek zorundayız. Çünkü çok karmaşık problemlerle boğuluyoruz. Bu şekilde zihni melekelerimizi kullanmamız engelleniyor. İnsan maneviyatını kaybettiği an her şeyini kaybetmeye başlamıştır. Haklı bir davanın gururunu yaşayan Türk milliyetçileri, mücadele azmini kaybetmenin ne demek olduğunu en iyi bilen insanlardır. Bütün dünyanın gözü üstümüzde. Herkes, bütün devletler Türk devletinin atacağı adımları meraklı, ürkek, tedirgin bakışlarla takip ediyor. Devletimizin çizmiş olduğu stratejilere karşı ne gibi tedbirler alacaklarını düşünüyorlar. Onun atmaya çalıştığı adımları engellemenin hesabını yapıyorlar. Bu hesabın ilk adımı da bu devletin tebaasının ve asli unsurunun devlete olan güven duygularının yıpranmasından geçtiğini çok iyi biliyorlar. Birinci adımı başarmak üzereler. Bunu başardıkları an diğer planlarını icra etmeye başlayacaklar. Peki bizler!.. Bizler iki kişi bir araya gelince mevcut sistemin çürümeye başladığından, dün bir arada olduğumuz, kader birliği yaptığımız arkadaşlarımızı acımasızca tenkit etmekten, şahısların aleyhinde konuşmaktan başka bir şey yapamıyoruz. Önümüze konulan suni olaylarla oyalanmaktan zihnimizi bile harekete geçiremiyoruz. Dün mücadele ettiğimiz ve hala haksız olduklarını bildiğimiz insanların gün be gün eriyerek, bile bile ölüme gitmeleri de etkilemiyor bizleri. Örnek alacağımız iyiler yok ise bunlar örnek olmalıydı... Milliyetçi Hareket Partisini üç ortaklı koalisyona dahil ederek hükümet olduğumuz vehmine kapılıyor, sihirli değnekleriyle bir anda memleketi kurtarmalarını bekleyecek kadar da gaflete dalıyoruz. Türk milliyetçileri yarınlara hazır olmak zorundadır. Atatürk'ün dediği gibi "Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değil. Hazırlanmak lazım. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevi köprülerini sağlam tutarak." Hiç kimseden yardım ve destek beklemeden kimliğimizi, varlığımızı ortaya koyarak yarınlara bakmak, geleceğimizi teminat altına almak mecburiyetindeyiz. Bizler öncelikle maneviyatımızı kaybetmeden, kişi, kuruluş ve kurumları bir yana bırakarak kendimizi hesaba çekmek, haklı olduğumuz bütün milli davalarımızda çemberleri genişleterek halkaları güçlü ve sağlam bir yapıya kavuşturmak zorundayız. Bunu yapacak güç, bilgi, birikim, tecrübe ve kararlılığa sahibiz. Yeter ki "Ey Türk titre ve kendine dön" prensibine uyalım. Ergenekon Destan'ı, Türkler'in yüzyıllarca çift sürerek, av avlayarak, maden işleyerek yaşayıp çoğaldıkları etrafı aşılmaz dağlarla çevrili kutsal toprakların öyküsüdür. Ergenekon Destanı'nın önemli bir çizgisi, Türkler'in demircilik geleneğidir. Maden işlemek, demirden ve en iyi çelikten silahlar yapmak, Eski Türkler'in doğal sanatı ve övüncü idi. Ergenekon Destanı'nda Türkler, demirden bir dağı eritmiş ve bunu yapan kahramanlarını da ölümsüzleştirmişlerdir. Ergenekon Destanı ilk kez, Cengiz Han'ın kurmuş olduğu Türk-Moğol Devleti'nin tarihçisi Reşideddin tarafından saptanmıştır. Reşideddin, ''Câmi üt-Tevârih'' adlı eserinde Ergenekon Destanı ile ilgili geniş bilgiler vermektedir. Fakat Reşideddin, -yukarıda da değinildiği gibi- bir Türk destanı olan Ergenekon Destanı'nı moğollaştırmıştır (Ergenekon Destanı'nın nasıl moğollaştırıldığı hakkında Prof.Dr.Bahaeddin Ögel'in, Türk Mitolojisi [1.cilt, 59-71. sayfalar] adlı yapıtında geniş bilgiler vardır).
Ergenekon Destanı, Hıve hanı Ebulgazi Bahadır Han'ın 17.yy.da yazmış bulunduğu ''Şecere-Türk'' (Türkler'in Soy Kütüğü) adlı esere de kaydedilmiştir. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Kurtuluş Savaşında'ki Anadolu'yu, Ergenekon'a benzeterek aynı adı taşıyan bir kitap yazmıştır. Ergenekon Destanı'nda Bozkurt, öteki Türk destanlarında da olduğu gibi, ön planda ve baş roldedir. Bu kez Türkler'e yol göstericilik, kılavuzluk yapmaktadır. Bir rivayete göre Türkler, Ergenekon'dan 9 Martta çıkmışlardır. Başka bir rivayet ise bu tarihi 21 Mart (Nevruz Bayramı) olarak verir. Öyle anlaşılıyor ki, Ergenekon'dan çıkış işlemleri 9 Martta başlamış, 21 Martta da tamamlanmıştır. Ergenekon Destanı, bugün Türk Milleti'nin dünyaya nasıl yayıldığını ve çeşitli coğrafyalarda nasıl hükmettiğinin anlatan ve bugünde Bütün Türk Dünyasının hep birlikte Nevruz adıyla kutladığı bir bayramdır. Yok sayıp sen de bu ruhsuz sürüyü Kılavuz yap ebedi Gök Börü’yü. Çıkarıp Ergenekon’dan ulusu Türk’ü kılsın yine dünya ulusu. Hüseyin Nihal Atsız Şubat 1964, Komen Şiirinden ERGENEKON DESTANI Türk illerinde Türk oku ötmeyen, Türk kolu yetmeyen, Türk'e boyun eğmeyen bir yer yoktu. Bu durum yabancı kavimleri kıskandırıyordu. Yabancı kavimler birleştiler, Türkler'in üzerine yürüdüler. Bunun üzerine Türkler çadırlarını, sürülerini bir araya topladılar; çevresine hendek kazıp beklediler. Düşman gelince vuruşma da başladı. On gün savaştılar. Sonuçta Türkler üstün geldi. Bu yenilgileri üzerine düşman kavimlerin hanları, beğleri av yerinde toplanıp konuştular. Dediler ki: ''Türkler'e hile yapmazsak halimiz yaman olur !'' Tan ağaranda, baskına uğramış gibi, ağırlıklarını bırakıp kaçtılar. Türkler, ''Bunların gücü tükendi, kaçıyorlar'' deyip artlarına düştüler. Düşman, Türkler'i görünce birden döndü. Vuruşma başladı. Türkler yenildi. Düşman, Türkler'i öldüre öldüre çadırlarına geldi. Çadırlarını, mallarını öyle bir yağmaladılar ki tek kara kıl çadır bile kalmadı. Büyüklerin hepsini kılıçtan geçirdiler, küçükleri tutsak ettiler. O çağda Türkler'in başında İl Kağan vardı. İl Kağan'ın da birçok oğlu vardı. Ancak, bu savaşta biri dışında tüm çocukları öldü. Kayı (Kayan) adlı bu oğlunu o yıl evlendirmişti. İl Kağan'ın bir de Tokuz Oguz (Dokuz Oğuz) adlı bir yeğeni vardı; o da sağ kalmıştı. Kayı ile Tokuz Oguz tutsak olmuşlardı. On gün sonra ikisi de karılarını aldılar, atlarına atlayarak kaçtılar. Türk yurduna döndüler. Burada düşmandan kaçıp gelen develer, atlar, öküzler, koyunlar buldular. Oturup düşündüler: ''Dörtbir yan düşman dolu. Dağların içinde kişi yolu düşmez bir yer izleyip yurt tutalım, oturalım.'' Sürülerini alıp dağa doğru göç ettiler. Geldikleri yoldan başka yolu olmayan bir yere vardılar. Bu tek yol da öylesine sarp bir yoldu ki deve olsun, at olsun güçlükle yürürdü; ayağını yanlış yere bassa, yuvarlanıp paramparça olurdu. Türkler'in vardıkları ülkede akarsular, kaynaklar, türlü bitkiler, yemişler, avlar vardı. Böyle bir yeri görünce, ulu Tanrı'ya şükrettiler. Kışın hayvanlarının etini yediler, yazın sütünü içtiler. Derisini giydiler. Bu ülkeye ''Ergenekon'' dediler. Zaman geçti, çağlar aktı; Kayı ile Tokuz Oguz'un birçok çocukları oldu. Kayı'nın çok çocuğu oldu, Tokuz Oguz'un daha az oldu. Kayı'dan olma çocuklara Kayat dediler. Tokuz'dan olma çocukların bir bölümüne Tokuzlar dediler, bir bölümüne de Türülken. Yıllar yılı bu iki yiğidin çocukları Ergenekon'da kaldılar; çoğaldılar, çoğaldılar, çoğaldılar. Aradan dört yüz yıl geçti. Dört yüz yıl sonra kendileri ve süreleri o denli çoğaldı ki Ergenekon'a sığamaz oldular. Çare bulmak için kurultay topladılar. Dediler ki: ''Atalarımızdan işittik; Ergenekon dışında geniş ülkeler, güzel yurtla varmış. Bizim yurdumuz da eskiden o yerlerde imiş. Dağların arasını araştırıp yol bulalım. Göçüp Ergenekon'dan çıkalım. Ergenekon dışında kim bize dost olursa biz de onunla dost olalım, kim bize düşman olursa biz de onunla düşman olalım.'' Türkler, kurultayın bu kararı üzerine, Ergenekon'dan çıkmak için yol aradılar; bulamadılar. O zaman bir demirci dedi ki: ''Bu dağda bir demir madeni var. Yalın kat demire benzer. Demirini eritsek, belki dağ bize geçit verir. Gidip demir madenini gördüler. Dağın geniş yerine bir kat odun, bir kat kömür dizdiler. Dağın altını, üstünü, yanını, yönünü odun-kömürle doldurdular. Yetmiş deriden yetmiş büyük körük yapıp, yetmiş yere koydular. Odun kömürü ateşleyip körüklediler. Tanrı'nın yardımıyla demir dağ kızdı, eridi, akıverdi. Bir yüklü deve çıkacak denli yol oldu. Sonra gök yeleli bir Bozkurt çıktı ortaya; nereden geldiği bilinmeyen. Bozkurt geldi, Türk'ün önünde dikildi, durdu. Herkes anladı ki yolu o gösterecek. Bozkurt yürüdü; ardından da Türk milleti. Ve Türkler, Bozkurt'un önderliğinde, o kutsal yılın, kutsal ayının, kutsal gününde Ergenekon'dan çıktılar. Türkler o günü, o saati iyi bellediler. Bu kutsal gün, Türkler'in bayramı oldu. Her yıl o gün büyük törenler yapılır. Bir parça demir ateşte kızdırılır. Bu demiri önce Türk kaganı kıskaçla tutup örse koyar, çekiçle döver. Sonra öteki Türk beğleri de aynı işi yaparak bayramı kutlarlar. Ergenekon'dan çıktıklarında Türkler'in kaganı, Kayı Han soyundan gelen Börteçine (Bozkurt) idi. Börteçine bütün illere elçiler gönderdi; Türkler'in Ergenekon'dan çıktıklarını bildirdi. Ta ki, eskisi gibi, bütün iller Türkler'in buyruğu altına gire. Bunu kimi iyi karşıladı, Börteçine'yi kagan bildi; kimi iyi karşılamadı, karşı çıktı. Karşı çıkanlarla savaşıldı ve Türkler hepsini yendiler. Türk Devleti'ni dört bir yana egemen kıldılar. Ergenekon'dan çıkış ile aynı güne denk geldiği için kutlanan Nevruz Bayramı, bugün pek çok Türk topluluğunda çeşitli adlarla kutlanmaktadır. Nevruza; Saha Türkleri Isıah, Başkurtlar ve Kazan Tatarları Saban Toy, Kazaklar,Özbekler, Azerbaycan Türkleri ve Türkmenler Nevruz Toy adını vermektedirler. Türk Cumhuriyetlerinin, S.S.C.B'nin yıkılmasıyla birer birer bağımsızlıklarına kavuşmalarıyla, Nevruz Bayramı Türk Dünyasında ortak bir bayram olarak kutlanmaya başlamıştır. Böylelikle yaklaşık 1000 yıldır ayrılmış olan Türkler, bu bayramla birleşmektedirler. Selçuklular ve Osmanlı Devleti dönemlerinde de her yıl kutlanan Nevruz Bayramı, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunda ve sonrasında da TÜRK IRKININ EBEDİ VE SON BAŞBUĞU GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK tarafından da, Başkent Ankara'da kutlanmıştır. Ancak Yüce Başbuğumuz ebedi istiratgahına çekilmesiyle bu kutlamalar unutulmaya yüz tutmuştu. Ancak Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarını ilan ederek Türkiye Cumhuriyeti Devletiyle diplomatik ilişkiler kurmaya başlamalarıyla yeniden parlamış ve süreklilik kazanmıştır. Ancak Türkiye'deki, Gayr-ı Türk unsurlar(başta kürtler) bu güzel bayramı her yıl sabote etmektedirler. Basın kesinlikle bu kutlamalara geniş yer ayırmamakta hatta bu güzel Türk Geleneğini hor görmeye kalkarak, siyasi manalar yüklemektedir. Bölücü terör örgütü pkk ve diğer Türk düşmanı unsurlar, Nevruz Bayramı süresince çeşitli provokasyonlarla Türk Devletine ve Milletine karşı isyan provaları yapmaktadırlar. Asıl amaçları Türk Devletini ve Milletini yok etmek olduğunu saklamakta sakınca dahi görmeyen bu ayrılıkçı teröristlerin ve sempatizanlarının cezalandırılmaması, Uluslararası kamuoyunda ülkemizin nizamı ve iç güvenliğine yönelik bir zaaf olarak algılanmaktadır. Yüce Türk Milletine ait olan bu bayramı, kendilerine mal etmeye kalkarak, kürtçülük propagandasına dönüştürmekten çekinmeyen terörist başı bozuk sürüler; sözde ele başları abdullah öcalan lehinde sloganlar atarak, Türk Devletinin güvenlik güçlerine saldırmak için, her yıl bu bayramı beklemektedirler. Nevruz Bayramı, Dünya uygarlığına ve literatürüne hiç bir katkısı olmayan bir sürüye ait olamaz. Hain emellerine ulaşmak için bu kutlu bayramı kullanarak kendilerini dünya kamuoyunda haksızlığa uğramış gibi göstermek pişkinliğinde bulunanlar, Türk Milleti'nin öfkesini çekeceğini bilmelidirler!!! ![]() ![]() ![]() Biz Türk Han'ın beş oğluyuz.
Gök Tanrı'nın öz kuluyuz, Beşbin yıllık bir orduyuz, Turan yurdu durağımız! Ak ordumuz sola gitti, Üç hakanlık tesis etti, Med, Sümer-Akad, Hit'ti Bu üç şanlı oymağımız! Birincisi Azerbaycan, İkincisi Geldanistan, Üçüncüsü Arz-ı Ken'an, Fışkırdı üç kaynağımız! Gök ordumuz sağa vardı, Çin'i baştan başa sardı: Hiyong-no'lar bu Hanlar'dı; Sed olmadı tutağımız! Kara ordu gitti İskit Ülkesinde yaptı bir çit; Attila ol, Şalon'a git, Sözü oldu adağımız! Kızıl ordu dağlar aştı; Efganlar'la çok savaştı; Bir alayı Hind'e taştı: Sind oldu bir ırmağımız! Sarı ordu tekin durdu: Şehir yaptı, çiftlik kurdu. Uygurlar'ın bu iç yurdu Kaldı ana toprağımız! Yüce Tanrı, Oğuz Han'ı Göndererek Türk Hakanı, Birleştirdi beş Turan'ı... Doğdu güneş sancağımız! Oğuz Han'dan sonra Hanlar Kazandılar yüce şanlar, Bilinmek için bu hoş anlar Şehname'dir sorağımız Yıllar geçti: Bir an geldi, Türk tahtına İlhan geldi; Sağdan, soldan düşman geldi, Kurulmuştu tuzağımız! Verilmedi bir dem soluk, Kanlar aktı oluk oluk; Öldü bütün çocuk-çoluk, Han, bey, çeri, uşağımız! Yalnız Nüküz ile Kayan İki kızı alıp yayan Bir sarp dağa attılar can, Bunlar oldu kaçağımız! Dağdan dağa hep gizlice Yürüdüler beş-on gece, Bir tan vakti gayet ince Bir iz oldu uğrağımız! Bu iz, yolu çok uzattı; Sonra alageyik çattı, Bir dik yardan bizi attı; Kanadı her bucağımız! Bir de baktık: Yeşil bir bağ! Her tarafı bir yüce dağ! Geniş, fakat sıkı bir ağ! Dedik, ne hoş bu ağımız! Alageyik çayır yerdi, Yavrusunu emzirirdi, Bizi gördü meme verdi... Oldu ana kucağımız! Dört yüz sene burada kaldık, Geyik arttı, biz çoğaldık; Çıkamadık; işe daldık, Pek şenlendi konağımız! Elma, erik çoktu, yedik, Demir bulduk, örs işledik, "Bir gizli yol bulsak!" dedik: Dağ delerdi bıçağımız! Kurt'tan hali iken bu yurt Birgün peyda oldu bir kurt, Bir geyiğe attı avurt, Gördü çoban yamağımız! Kurt bir delik buldu, gitti; Bir demirci takip etti; Ocak yaktı, taş eritti; Açıldı yol kapağımız! Büyük sevinç, büyük müjde! Bayram yaptık kentte, köyde: Torun, oğul, baba, dede, Büyüğümüz, ufağımız! Demirciye BOZKURT dendi; Han tanıldı, taç giyindi; Yoldan önce kendi indi: Sağ elinde BAYRAĞIMIZ! Börteçine kurdun adı, Ergenekon yurdun adı, Dört yüz sene durdun, hadi, Çık, ey yüz bin mızrağımız! Oldu sana Kaf bu eşik, Tarih kaldı delik deşik; Artık yeter, bu taş beşik Oldu körpe yatağımız! Uzaklarda boş ülkeler, Issız yurtlar seni bekler! İşte Kıpçak, İşte Kaşgar! Tâ karşıda gök dağımız! Tarhandağı gözler seni, Tanrı, orada sözler seni, Dört asırdır özler seni Tukin dağda otağımız! TURAN eski toprak bize, Hind, bir altun konak bize, Çin köşkleri kışlak bize, Tuna boyu yaylağımız! Yunus gibi çıktık: Hut'tan! Büyük yurda küçük yurttan Geyik girdik, doğduk kurttan; Kılıç oldu orağımız! Sart'lık gitti, Uygur'landık; Soyumuzla gururlandık, Şamanlarla uğurlandık, Pirler oldu yardağımız! İlk yayıldık: Beşbalığ'a! Karakurum, Elmalığ'a! Çin başladı zorbalığa, Ezdi onu tokmağımız! Sağa sola gitti ordu; Hind'e, Rum'a bir baş vurdu; Altun yurtta düzen kurdu Yine eski yasağımız! Alplerimiz girdi harbe, Düşmanlara attı darbe, Şimal, cenup, şarka, garbe, Akın etti kısrağımız! Türk ayağı hangi yurda, Basmışsa baş eğdi Kurd'a! Gökhan orda, Akhan burda, Dedik gitti ayağımız! Tumen, Çin'e akın etti, Efrasiyab, Rum'a gitti, Tomris adı göğe yetti, Husrev oldu tutsağımız! Teleler'i, Aktürkman'ı Toplamıştı Soğd'un Hanı; Çapul etti Eşkaniyan'ı Sevinç adlı soğdağımız! İlhan Mokan, Bilge Kağan, Gaznevi'den Mahmud Sultan, Selçuklar'dan Alparslan Han, Birer şanlı koçağımız! Askerliği gördü tatsız, Harzem Şah'ı oldu Atsız, Bu gün hakan, dün bir adsız, Böyle kayar kızağımız! Tonguz, Çin'e hakan oldu, Hıtay Türk'ü uryan oldu, İlk düşünen Gûr Han oldu: Birleşmeli ocağımız! Cengiz bunu tasarladı, Dört bucağa ılgarladı, Türk soyunu toparladı, Turan oldu öz bağımız! Oğuz Han'dan beri mühmel Kalmış idi Büyük emel, Yüce dilek uzattı el. Ele geçti arağımız! Gökten yüce yıldızımız, Bir devr açtı her hızımız, Attila bir Kırgızımız, Temurleng bir Kazağımız! Fatih aldı İstanbul'u, Babür, Hind'e eğdi yolu, Nadir sarstı sağı, solu, Oldu bir son taslağımız! Bundan sonra talih döndü, Yıldızımız yine söndü, Karşımızda Rus göründü... Kesildi yurt ortağımız! Kırım,Kazan heder oldu, Tuna Kafkas beter oldu, Türkistan'da neler oldu, İşitmedi kulağımız! Yurd girince yad eline, Ergenekon oldu yine, Çıkmaz mı bir Börteçine? Nurlanmaz mı çerağımız? Ziya GÖKALP ![]() ![]() Bozkır Türk topluluğunun asıl dini bu idi. Eskiçağlarda başka hiçbir kavim ile iştiraki olmayan bu inanç sisteminde Tangri (Tanrı) en yüksek varlık olarak itikadın merkezinde yer almıştı. Yaratıcı, tam iktidar sahibi idi. Aynı zamanda “semavî” mahiyeti haiz olup, çok kere “Gök-Tanrı” adı ile anılıyordu. Gök-Tanrı telakkisinin, toprakla ilgisi olmadığı için, avcu, çoban ve hayvan besleyici topluluklara mahsus bulunduğu, bu itibarla kaynağınin Asya bozkırlarına bağlanması gerektiği umumiyetle araştırıcılar tarafından kabul olunmuştur
Orta ve kuzey Asya toplulukları için karakteristik bir sistem olan Gök-Tanrı, doğrudan doğruya “bütün Türkler’in ana kültü” durumundadır. Gök-Tanrı itikadının esaslarını başta Orhun kitabeleri olmak üzere, eski Türk vesikalarından az çok tespit etmek mümkün oluyor. Tonyukuk kitabesinde çok zikredilen Tangri bazen “türk tangrisi” şekliyle o çağlarda “milli” bir Tanrı olarak görünmektedir. Göktürkler’in bir “hakanlık” kurması onun isteği ile olmuştur. Hakan, Türkler’e onun tarafından verilmiştir. Yani Tanrı Türk halkının istiklali ile alakalanan bir ulu varlıktır. Savaşlarda onun iradesi üzerine zafere ulaşılır. Türk’ün ve umumiyetle insanların hayatına Tanrı vasıtasız müdahale eder. Emreden, iradesine uymayanı cezalandıran Tanrı bağışladığı kut ve ülüg (kıymet)’ü layık olmayanlardan geri alır. Ulu Tanrı şafak söktürür bitkiyi canlandırır. Ölüm de onun iradesine bağlıdır. Can veren tanrı, onu isteğine göre gelir alır (“Kül-Tegin vadesi gelince öldü. Kişioğlu ölmek için yaratılmıştır” Kitabeler). “Kara-yol (kanun, hak) Tanrı’dır. Kırılanları birleştirir, yırtılanları birbirine ular... İnsan diz çökerek Tanrı’ya yalvarır, kut isterse verir, atlar çoğalır, insanı yalancıyı Tanrı bilir. Bulgarlar Hıristiyanların (Bizanslılar’ın) iyiliği için çok çalıştılar. Onlar bunu unuttu. Fakat Tanrı biliyor”. İnsanlar fani, tanrı ebedîdir (Bulgar kitabesi). Ne kadar dikkate değer ki daha geç devirlerde Türkler arasında yayılan iptidaî şamanlık eski Türk Gök-Tanrı telakkisine dokunamamıştır. Türkler’de Tanrı düşüncesinde maddî gökyüzünde manada ulu varlık’a doğru bir gelişme dikkati çeker. Orhun kitabelerinde Türk kozmogonisini tek cümle içinde açıklayan bir ifade şöyledir: “Üze kök Tangrı asra yagız yir kılındıkta ikin ara kişi oğlu kılınmış...” (Yukarıda mavi gök, aşağıda yer yaratıldıkta, ikisi arasında insanoğlu yaratılmış...). Burada “kök-Tangri”nin, gökyüzü olduğu aşikârdır. O halde Gök-Türk çağında, dünyayı kaplayan, yeryüzünde herşeyi hükmü altında tutan sema’nın bozkırlı gözünde Tanrı kabul edilmesi mümkündür. 10. asır Oğuzlar’ında da benzer bir telakki göze çarpar. İbn Fadlan’ın naklettiğine göre, Oğuzlar’dan biri haksızlığa uğradığı yahut hoşlanmadığı bir iş başına geldiği zaman, başını göğe kaldırarak “Bir Tanrı”der. 13. asır Uygur’ları da Tanrı’nın insan veya herhangi bir tasvir şeklinde cisimlendirilemeyeceğine inanıyorlardı. Demek ki, asli Türk itikadında putçuluk yoktu. Kitabelerin bir yerinde Tanrı ile “yer” eşit fonksiyon icra eder gibi görünmekle beraber (“yukarıda Tanrı, aşağıda yer buyurduğu için” Kitabeler), Gök-Tanrı’nın çok eski zamanlardan belki -Hunlar’dan- beri tek ulu varlık’ı temsil ettiğine dair deliller vardır. Hunlar devrinde, üstelik 6-8, asırlarda artık fonksiyonunu kaybetmiş olan güneş, ay, yıldız tanrılar da mevcuttu. Ancak bu durum Gök-Tanrı’nın, tıpkı semavi dinler (Musevilik, Hristiyanlık, İslamlık) deki gibi, tek kudret olduğu keyfiyetini gölgelendirmez. Çünkü dinler tarihinde tesbit edilmiştir ki, hiçbir din, hiçbir devirde tek itikad ve amelden ibaret olmamış, “hiçbir Tanrıya tek başına itaat edilmemiş” ve Tanrı daima kutsal sayılan ikinci derecede, yan varlık inançları ile çevrilmiştir (Semavi dinlerde Tanrı = Allah ile beraber azizlere, meleklere, resullere, kitaplara da iman edilir). Türkler’de de Gök-Tanrı yanındaki: Hun devrinde güneş, ay, yıldızlar ve Gök-Türkler çağında, yer ve yer-su’lar böylece kutsallar (“aziz’ler) durumundadır (bu sebeple V. Thomsen “yer-sub” tabirini “saints” = azizler diye tercüme etmişti). 7. asır Bizans tarihçisi Th. Simocattes, Gök-Türkler’in kutsal saydıkları ateşe, suya, toprağa tazim ettiklerini, fakat yalnız, yerin göğün yaratıcısı bildikleri Tanrı’ya taptıklarını belirtmiştir. Yeryüzünde mevcut dinlerde “uluhiyet” konusunda araştırmaları ile tanınmış W. Schmidt’e göre de, daha Hunlar’da tek tanrılığa doğru oldukça ileri bir gelişme gözlenen Gök-Tanrı dininde, Tanrı, Gök-Türkler devrinde manevi, büyük bir kudret haline yükselmiş bulunmakta idi. Tiflis’li St. Abo (790’lardı) Hazarlar’ın “bir yaratıcı Tanrı” tanıdıklarını söylemiştir. Hazar başkentine, Bizans’tan St. Cyrill ile mülakatı sırasında (862’de) hakan, hıristiyanların Tanrının “üçlü kişiliği”ne (Trinity) inandıkları halde kendilerinin (Türkler’in) tek Tanrı’ya iman ettiklerini belirtmişti. Bulgar Türkleri de yaratıcı tek Tanrıya inanıyorlardı. Burada yanlış bir tefsiri önlemek için belirtelim ki, eski dinlerde görülen, sema ile ilgili inançlarda tanrılar (Babil’de Şamas, Pamir’de Arso, Azizo, Baolsamin, Mısır’da Amon-re, İran’da Ahura, Hind’de Varuno, Roma’da Mithra vb.) hep güneşi, ayı, yıldızları temsil etmişler iken, Türkler’in dininde, bunlara ikinci planda yer verilerek, bizzat Gök, Tanrı sayılmıştır. Gök dinini bütün öteki dinlerden ayıran bu hususiyet, bu inanç sistemini, Orhun kitabelerinde ifade edildiği gibi, Türkler’in “millî” dini haline getirmiştir. Nitekim Tanrı kelimesi de bunu gösterir. Tanrı tabiri, aşağı yukarı, bütün Türk lehçelerinde mevcuttur ve Türkçe’nin temel kelimelerinden biridir. Eski Türk din adamlarına umumiyetle “kam” deniyordu. Türk lehçelerinde bu kelime de yaygındır ve ilk olarak Avrupa Hunları’nda görüldüğü bildirilmiştir (Atakam, Eş-kam). Gök-Tanrı dininin ne amel (ibadet) şekilleri ve “tangirilik” denilen tapınakları, ne de “tangrilik” (Irk bitig) adı verilen din adamları kesimi hakkında başkaca bir şey bilinmiyor.
Tanrı'nın yeryüzündeki gölgesidir, aksidir Türk. Gafil insanlar; bilmezler mi ki, her savaşçının bir silahı, her hükümdarın bir celladı vardır. Türk; kırbacıdır, kılıcıdır, topudur, güllesidir Tanrı'nın... Elidir, ayağıdır, sevgisi, intikamıdır. March 16 ...![]() ![]() Ey,mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü!...Kızkardeşimin gelinliği,şehidimin son örtüsü! Işık ışık, dalga dalga bayrağım, Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım. Sana benim gözümle bakmayanın mezarını kazacağım. Seni selamlamadan uçan kuşun yuvasını bozacağım. Dalgalandığın yerde ne korku, ne keder... Gölgende bana da, bana da yer ver ! Sabah olmasın, günler doğmasın ne çıkar. Yurda ay yıldızın ışığı yeter....
Benden eğerimi isteyiniz vereyim, atımı isteyiniz vereyim. Fakat vatanımdan hiç kimse bir karış toprak istemesin veremem. Vatan için ölmek de var, fakat borcun yaşamaktır.Vatan sevgisi ahlakta iyiliği, ahlakta iyilik de vatan sevgisini meydana getirir Vatan sevgisi imandan gelir.
“Türk”, tarihin en büyük oluşumlarından birinin adıdır. Bir büyük kültür ve değerler sistemi içinde yoğrulmuş insanlar topluluğunun adıdır “Türk”.
İçine; çiçeklerin, yıldızların, ulusların içine gir. Tarih; Milletlerin birbirleriyle ilişkilerini, kültürel yaşamlarını, savaş ve barışlarını, zaferlerini, yenilgilerini, zaman, yer ve insanlar çerçevesinde anlatan bir bütündür.
Her milletin geçmişini temsil eden bir tarihi vardır. Tarihinde de birçok, önemli ve milletlerin kaderini ortaya koyan olaylar, kültürünü oluşturan birikimler bulunmaktadır. Günümüze kadar gelen yazılı vesikalarla da milletlerle ilgili bilgiler bize ulaşmıştır. Tarihin derin sayfalarında birçok millet ve bu milletlerin teşkilatlanmalarıyla kurulan devletler boy göstermiş, kimisi uzun yıllar toplumlara hükmetmiş, kimisi uzun ömürlü olmayıp tarihten silinip gitmiştir.
Tarihin ak sayfalarında; temiz bir geçmişe sahip, birbiri ardınca üstün zaferlere imza atmış, uzun yıllar boyunca toplumları yöneten devlet teşkilatlanmaları ve kendine has zengin bir kültür oluşturmuş milletlerden birisi Yüce Türk Milleti’dir. Türklerin hiçbir milletle karşılaştırma yapılamayacak kadar geniş bir coğrafyaya yayılmaları ve bu yayılma süresince verdiği mücadeleler, bu milletin dünya devleti olma ülküsüne inancının samimi olduğunu göstermektedir. Türk Milleti’nin milli gururu çok yüksekti ve dünya’ya hükmetmek için yaratıldıklarına inanıyorlardı.
Türk Milleti’nin önemli özelliklerinden birisi de teşkilatçılığıdır. Fethedilen her yerde, orayı uzun süredir yönetiyormuşçasına teşkilatlanırlardı. Kurulan cihan devletleri ve bu devletlerin yüz yıllara boyunca yaşaması, ayakta kalması da bu özelliğin ne kadar gerçek olduğunu göstermektedir.
Türk Milleti’nin diğer bir göze çarpan özelliği de milliyetçiliğidir ki; bu milliyetçilik, Türk Milleti için yeni olmadığını ve tarihin ilk sayfalarından bu yana mevcut olduğunu Çin tarihi kaynaklarındaki vesikalarda ispatlamaktadır. M.Ö. I. Asırda Türk Milleti’nde milliyetçilik ve devlet görüşlerinin varlığı, Hun İmparatoru Çiçi Yabgu şöyle söylemektedir: “Çinlilere tabi olmayacağız. Zira kuvveti takdir etmek ve mahkûmiyeti hakir görmek, biz Hunluların en eski âdetidir. Savaşçı atlı hayatımız dolayısıyla adı bütün yabancı kavimleri titreten bir millet meydana getirdik. Savaşın talihi çenkte ölmektir. Eğer biz de ölürsek kahramanlık şöhretimiz bizi dünya durdukça yaşatacak, oğullarımız ve torunlarımız, sair kavimlerin başbuğları olacaktır.”
Türk Tarihi, tarihin en önemli dönüm noktalarına sahip, biri biri ardınca elde ettiği zaferleriyle dolu, İslam’ın üç kıt’aya uzanmasını sağlayan, düşmanlarının yüreğini titreten, mazlumların umudu olan ve yüzlerini güldüren Türk Milleti’nin şerefli geçmişini anlatan eşsiz bir bölümüdür.
Türk “kuvvetli” anlamına gelmekle beraber Çin tarihi kaynaklarında ilk defa M.Ö. 1328’de geçmiştir. Türk adının tarihe yazılması 4.000 yıl öncesine dayanıyor fakat bizler Türk Tarihi’ni M.Ö III. Yüzyıldan sonra ilk kurulan devlet olan Hun Devleti’nin hükümdarı Teoman’dan itibaren biliyoruz. Hun Hükümdarı Teoman’ın oğlu Mete’nin başa geçtikten sonra elde ettiği üstün zaferler sonucunda, Altay kavimlerini toplayarak Asya’yı fethetmiş ve Cihan İmparatorluğu yolunda büyük mesafeler almıştır.
Hun Devleti’nden sonra kurulan Göktürk Devleti, Türk isminin ilk kullanıldığı devlettir ki, Göktürklerle de bilgili, becerikli ve askeri dehaya sahip komutanların öncülüğünde zaferler kazanıp, geniş bir coğrafyaya yayılmışlardır.Bir dönem Çinililerin hilelerine kanıp, Çin hâkimiyetine girmişselerde, Türk Milleti’nin karakteristik özelliği olan hür ve bağımsız yaşama isteği ve milliyetçiliği bu esaretin uzun sürmemesi ve harekete geçilmesi gerektiğini göstermiştir. Bununla birlikte Göktürk şehzadesi olan Kür Şad’ın da kırk yiğidi ile giriştiği, Çinlilerin yüreğini ağzına getiren, yüzyıllar boyunca konuşulan ve bir efsane haline gelen ihtilal, her ne kadar başarısız olsa da Türklerin harekete geçmesinde bir kıvılcım olmuş, yapılan zafer dolu mücadeleler ile yeniden bağımsızlık kazanılmıştır. Göktürk hükümdarı Bilge Kağan ve kardeşi Kül Tegin ile Türk Milleti feraha ve zengin kılınmış, Türk Devleti yenilmez orduya ve şöhrete sahip olmuştur. Göktürklerden sonra kurulan Uygur Devleti ile başarılı savaş dönemleri ve yönetim devam etmiş, Türklerin İslam ile tanışıp, Alplik geleneğinin Alperen’e dönüşmesi Karahanlılar Devleti’nin Hükümdarı Satuk Buğra Han döneminde gerçekleşmiştir.
Bir Türk Devleti olan Karhanlılar, Müslüman olarak ve Türk Devleti’ni Akdeniz’e kadar taşımakla Türk Tarihi’ndeki dönüm noktalarından birini gerçekleştirmişlerdir. Anadolu’ya geçiş ve buranın anayurt haline gelmesi Selçuklular döneminde meydana gelmiştir. Tuğrul Bey ve Çağrı Bey kardeşlerin, elde ettikleri 1040 Dandanakan zaferi, 1071 Malazgirt zaferine atılan önemli bir adım olmuştur. Sultan Alparslan komutasındaki Türk ordusu tarihin en önemli savaşlardan birini vererek Anadolu’nun kapısını Türk Milleti’ne hiç kapanmayacak şekilde açmıştır. II. Kılıçaslan komutasındaki Türk ordusu ise Türklerin Anadolu’dan çıkarılamayacağını ve artık buranın Türk anayurdu olduğunu ispatlayan Miryakefalon Zaferine imza atmıştır. Böylece Anadolu fethi devam etmiştir.
Selçuklu Devleti siyasi iktidarını kaybedip zayıflayınca Anadolu parçalanmaya başladı. Osmanlıoğullarının tarih sahnesinde rol almasıyla birçok beyliğe parçalanan Anadolu yeniden bir siyasi istikrara ulaşmıştır. Ertuğrul Gazi oğlu Osman Bey’in önderliğinde, Anadolu’da bulunan birçok beylikten küçük olan, Osmanoğlulları Beyliği yeni fetihlere başlamıştır ve gösterdiği bu mücadele Selçuklu Hükümdarı tarafından beğenilmiş ve Anadolu’da istikrarı tekrar sağlayabilecek olarak Osmanoğlulları görülmüştür. Tarihte bunun doğruluğunu ispatladı ve üç kıt’aya hakim bir Osmanlı Devleti, Söğüt’te tohumları atılarak, birbiri ardınca elde edilen zaferler ile yayılmaya başladı. Bu başarı hem Türk hükümdarlarının akıllı ve askeri dehaya sahip olmalarından hem de Türk yiğitlerinin sonsuz iman ve cesaretinden kaynaklanıyordu. Allah’ın adını yayma ve dünyaya barış, huzur nizamı getirme hedefi Türklerin başarıdan başarıya uzanmasını sağlıyordu. Osman Beyler, Orhan Gaziler, Yavuz Sultan Selimler, Fatih Sultan Mehmetler ile devlet büyümüş, dünyaya nam salmıştı.
Türk Tarihi, tarihe dönüm noktalarıyla imza atmış bir tarihtir ki; bunlardan biri İstanbul’un fethidir. Bu şehrin fethi nice devletlerin ve komutanların yüreğinde yer yapmış, birçok sefer düzenlenmiş ama kimseye kısmet olmamıştır. Peygamber Efendimizin hadisine nail olma aşkıyla mücadele edilmiş ama bu kutlu fetih Türk Kumandanı Fatih Sultan Mehmet’e nasip olmuştur.
Cihan Devleti olan Osmanlı Devleti uzun yıllar üç kıt’a, yedi denize hükmetmiş, her gittiği yere Müslüman Türk adını ve barışını, huzurunu taşımıştır. Bu devleti, her ne kadar dahi komutanlar kurup yönetmişlerse de daha sonra başa, Osmanlı Devleti’nin en kudretli döneminde olduğu için başlayan huzursuzlukları küçümseyen, umursamaz ve zevke düşkün yöneticilerin gelmesi, Devletin gittikçe zayıflamasına neden olmuştur. Daha önceleri Türk’ün adını duyunca yüreklerine korku dolan devletler artık Osmanlı’ya kafa tutmaya başlamıştır. Son zamanlarında yeniden toparlanmak için adımlar atılmışsa da artık devletin ipleri yabancı kuvvetlerin eline geçmiş bulunduğundan, bir işe yaramamış ve maalesef kaçınılmaz son gerçekleşip Cihan Devleti yıkılmaya başlamıştır. Yabancı kuvvetler ipleri elinde bulundurmakla yetinmemiş tamamen parçalamak amacıyla, artık sadece şahsi menfaatlerini düşünen son Osmanlı yöneticilerine Sevr’i imzalatmıştır. Fakat Türk Milleti, bu hain imzayı atan o titrek ellerin sahiplerini asla affetmemiş ve tarihin sayfalarına kara bir leke olarak kaydetmiştir.
Bir zamanlar dört tarafa yiğitliğiyle nam salmış, adıyla yürekleri titretmiş Türk Devleti artık dört taraftan kuşatılmıştı. Bu kuşatma sadece dışarıdan gelen kuvvetler tarafından değildi. Bu kuşatmaya, yıllar boyu Osmanlı Devleti içerisinde yaşamış ve bu topraklardan geçinmiş Ermeniler ve Rumlar da destek vermişti. Türk Milleti maddi manevi çöküntüye itilmişti ama yürekler bir kurtarıcının çıkacağına inanıyor ve onu bekliyordu. Tanrı, bu kutlu Milletin artık daha fazla hakaret altında kalmasına müsaade etmemiş, tarih sahnesine Mustafa Kemal’i çıkararak, milletin düştüğü yerden kalkmasına fırsat vermiştir. Türk Milleti’nin elinden kut’u alınmıştı ama imanı, cesareti ve vatan sevgisi yüreğindeydi, kimse silip atamamıştı.
Bunu da tüm dünya, Çanakkale zaferindeki, Kurtuluş Savaşı’ndaki üstün mücadele, fedakârlık ve yiğitçe çarpışmalarda görmüştü. Türk Milleti’ni Anadolu’dan atmak o kadar da kolay değildi. Güneş battığı yerden Türk için tekrar doğuyordu. Bu sefer Türkiye Cumhuriyeti olarak… Anadolu’da yeni bir devlet kurulmuştu. Tarih Türk’ün yeniden dirilişini kaydediyordu. Fakat cumhuriyetin kuruluşuyla sıkıntılar bitmemişti, yeniden bir oluşum gerekiyordu. Bu aşama da Mustafa Kemal’in önderliğinde yapılan inkılâplar ile büyük yol alındı. Ama hainler ve Türk’ü yok etmek isteyenler boş durmuyordu. Bu millet, ülkeyi bölmek, milleti birbirine düşürmek amaçlı yapılan hareketler sonucunda, bedeli vatanını seven, ülkenin yabancı ideolojilerin hâkimiyetine girmemesi için canından geçen gençler tarafından ağır ödenen, ihtilaller yaşadı. O günler insanların hayatlarında izler bırakarak geçti fakat ülke etrafında bizlerin her an düşmemizi bekleyenler ise asla vazgeçmedi ve hala da vazgeçmeden pusuda beklemektedirler. Bunun bilincinde düşünmeli, davranmalı, yaşamalıyız.
Bir milletin yüzyıllar boyunca adının tarihe şan ve şerefle anılması ve yaşaması kolay değildir. Ya milletlere hükmeden olursun ya da hükmedilen… Yönetmek ama adına, törene ve imanına yakışır şekilde… Türk Milleti’nin de dünya tarihindeki bu eşsiz yere sahip olması, Allah’a olan imanından ve töreye olan bağlılığından ötürüdür. Üstün ahlakın ve törenin gereğince yaşayan ve yöneten hükümdarların evlatlarına olan en önemli vasiyetleri de bu ahlakın devamlılığı, adaletli ve milli benliği koruyarak yönetmek olmuştur. Malazgirt kahramanı Alparslan’a babası Çağrı Bey nasihatinde: “Ey Oğul, Allah’tan nasıl korkmak lazımsa öyle kork. Kalbinde utanma duygusu yer tutsun. Sana ne bir yurt ne de büyük bir hazine bırakmış değilim. Senin en büyük hazinen güzel ahlakın olsun… Oğul, liderlik ateşten gömlektir. Eğer ki insanlar seni seçmediği sürece, seçildiğin zaman da Allah’ın emrinden ayrılmayasın. Oğul, bu hayat geçicidir elbette. Ama unutmayasın ki; zevk ve acılar sonsuza dek kalır. Ebedi hayatın bu geçici yerde hazırlandığını unutmayasın. Vakit tamamlandı mı geriye dönüşü yoktur oğul…” diyerek yönetirken, karar verirken Allah’tan korkmasını, Türk ahlakına ve töresine yakışır şekilde davranmasını öğütlemiştir.
Bizler tarihi yaptık ve yazdık. Fakat yazdığımız tarihin her sayfasının bedelini ödeyerek. Elde edilen zaferlerimizle, vatanın her karışına dökülen kanlarımızla, ay yıldızımıza kanlarımızı akıtıp al bayrağı oluşturmuş olmamızla bu bedel ödendi ama ağır gelmedi bize, gocunmadık çünkü varlığımız boyunca Allah’ın adını, O’nun nizamı Türk gücüyle yaymayı, vatan savunmayı boynumuzun borcu bildik. Ne düşmandan korktuk ne de zorluklar karşısında yılgınlığa yenik düştük… Bozkurt soylu Oğuz boylu Türkleriz, Büyük Türkiye ülküsünden vazgeçmedik, vazgeçmeyeceğiz çağa inat. Tanrı elbet bir gün Türk’e onu yarattığı amaca ulaştıracak yolu açacak, ne beyinlerden ne de iman dolu yüreklerden bu ülkü silinmeyecek… Türk’ün yanılgıya düştüğü yerler olmuş, belki de olacaktır da yine ama üstün yaratılış karakteri onu bu yanılgılardan çevirecek ülkenin, milletin aydınlık geleceğinin bir an önce elde edilmesi yolundaki mücadele büyük komutanlar Mete, Kür Şad, Çağrı Bey, Alparslan, Fatih Sultan Mehmet, Gazi Mustafa Kemal’in devam ettirdiği yerden gelecek kuşaklara aktarılacaktır.
Türk olma bilincinde, Türk gibi düşünen yani kuşaklar boyu aktarılan kültür ve töreye uygun, milli menfaatleri gözeterek ve bütünleşerek yaşadığımız sürece her türlü sorunu, tehdidi, hainliği bertaraf edecek güç bizdedir. Bu gücü de damarlarımızdaki asil kanda bulabiliriz, başka yerde aramamıza gerek yok. Türk eğilmez, bükülmez. Tarihi boyunca bunu hiçbir zaman yapmadı ve yapmayacaktır da. Anlımız ak başımız dik yaşadık. Unutmayalım eğilenler mutlaka el de öperler…TANRI TÜRK’Ü KORUSUN VE YÜCELTSİN!!!
March 13 T Ü R K Ü M
* TÜRKÜM ÇÜNKÜ ; Dünya üzerinde yedi ayrı bağımsız devlet kurma dirayetine sahip olan bir ırk'tan
March 12 T Ü R KBağımsız son Türk devletini koruyabilmek için, milli bir görüş etrafında birleşmek zorundayız. Bu görüş Dokuz Işık görüşüdür. Dokuz Işıkçılar, Türk milletine, tarih ve kültürüne dayanan, ona inanan bir doktrindir. Bunun nasyonal sosyalizim ile hiç bir ilgisi yoktur. Türkiyemizin hızla kalkındırılması, çağlar üzerinden sıçrayarak Türk milletinin atom ve uzay çağına sokulması ile mümkündür. Bu da herşeyden önce dünya çapında çok üstün kaliteli ilim adamları ve yüksek teknisyenler kadrosu meydana getirmeye bağlı bulunmaktadır. Bizim inancımıza göre, yabancı memleketlerin şartları altında meydana getirilmiş bulunan yabancı doktrinler ve yönetim sistemleri taklit edilerek Türkiye´nin kalkındırılması sağlanamaz. Ne kapitalizm ve liberalizm, ne de komünizm. Türkiye için yararlı olamaz. Türkiye´yi kalkındıracak sistem ve görüş ancak Türk milletinin özelliklerine uygun, müslüman Türk milleti realitesini göz önünde bulunduran ve modern ilim ve tekniği yol gösterici kabul eden milli bir görüş olmalıdır. Bunun kısaca formülü Türk emek potansiyelinin, milli üretim faktörlerine rasyonel bir sekilde baglanması, devletin vatandaşlara üretim yollarını açarak bütün tedbirleri alması ve kolaylıkları temin etmesi ve milli gelirin artmasında kendisine düşen esas rolü oynamasıdır. İşte biz böyle milli bir doktrin sahibi bulunduğumuz iddia eden bir kadroyuz. Milli görüşümüzün adı "Dokuz Işık Doktrini" dir. Bu görüş dokuz ana ilkeye dayanmaktadır. Bu ilkeler sırasıyla şunlardır:
MİLLİYETÇİLİK ÜLKÜCÜLÜK AHLAKÇILIK ÍİLİMCİLİK TOP KÖYCÜLÜK HÜRRİYETÇİLİK VE ŞAHSİYETÇİLİK GELİŞMECİLİK VE HALKÇILIK ENDÜSTRİCİLİK VE TEKNİKÇİLİK Dokuz İşik görüsümüzün esasları gayet özet olarak bunlardır. Dokuz Işık, nasıl kapitalizmi, marksist sosyalizmi red ediyorsa, nasyonal-sosyalizmi ve faşizmi de rededer. Nasyonal-sosyalizim ve faşizim, kapitalizmin dejenere bir sapması olup, insan hak ve hürriyetlerine inanmayan gerici diktatörlüklerdir. Dokuz Işik ise, insan sevgi ve saygısına dayanır, ferdi ve iktisadi hürriyetleri bir bütün olarak gercekleştirmek isteyen demokratik bir görüşdür. İlahlaştırılmış fasist devletçiliğe, putlaştırılmış nazist ırkçılığa inanmıyoruz. Fosilleşmiş söhretlerin yaptığı gibi siyasi kariyerinin belirli bir dönemde faşist, belirli bir döneminde kapitalist, diger bir döneminde sosyalist olmak, bizim politika ahlakımızda yokdur. Biz, Türk´e aşık, Türk vatanına aşık Dokuz Işıkçılarız. Amacımız bu kutsal vatan üzerinde Büyük Türk milletinin ebediyyen bağımsız yaşamasını sağlayacak milli görüşü çizmek, bunu savunmaktır....
ULU TANRI GÜZEL TANRI GÖK TANRI TÜRK'ü TÜRK Yurtlarını Koru Düşmanın şerrinden sakla ! TÜRK'ü yiğitlikte daim et ! TÜRK'ü erlik davasıyla yaşat ! TÜRK'ü gerçekçi yap ! TÜRK'ün gönlüne herşeyden , hatta kursağına ekmek koymasından da evvel TÜRK'lük sevgisini koy ! TÜRK'ü ideal ile yaşat ki ve ideali hakikat yapmaya çalışsınlar ! Törelerini canları gibi saklat ! TÜRK'e zevk ve rahat verme ! Bilakis zahmete alıştır ! Zahmetle yürekleri, bedenleri demir gibi olsun ! Bu sayede TÜRK'e yüksek çalışmak kudreti verirsin ! TÜRK'ü faal, cevval edersin. TÜRK'e değişmez bir seciye ver ! Zamanla TÜRK'ün seciyesi değişmesin, sade tekemmülle tadilat görsün ! uLu Tanrı Milli kuvvet, namus, ahlak, azim , sebat, ideal, TÜRKÇÜLÜK ruhu, yurtseverlik, ilim, sanat teşkilatı, intizam, beden kuvveti ve zenginlik ile hasıl olduğundan; TÜRK'e bunları ver ! TÜRK'ten hırsız, namuzsuz türerse hemen kahret ! TÜRK'e benlik, hem de yüksek bir benlik ver ! TÜRK nefsine Karşı itimat sahibi olsun ! TÜRK'ü muhakemeli, ciddi adam olarak yarat ! Hissiyatına kapılıp, öfke ile ayaklanmasın ! Birden barut gibi parlamasın ! Daima soğuk kanlı olsun ! TÜRK'ü her milletten cesur yarat ! Öç almayı TÜRK asla unutmasın ! uLu Tanrı Namuzsuz bir tek TÜRK yaratacağına, dünyayı yık daha iyi ! Ne kadar korkak TÜRK varsa hepsini helak et ! TÜRK mukayese Kabiliyetini muhafaza etsin ! Yalnız akıl ve mantık denen şeylere bırakma onu ! Sabırlı ve derde dayanıklı olsun ! İradesi çelik gibi olsun ! Dönek TÜRK yaratma ! TÜRK'leri maymun iştahlı yapma ! TÜRK daima ihtiyatla adım atsın ! Kimsenin tatlı diline kanmasın ! Kimseye emniyet olmasın ! Çalışma zekâdan üstün bir kıymet olduğundan, TANRI, sen TÜRK'ü çalışkan et ! TÜRK'ün ömrü çalışma ile geçsin ! Ona daima çalışma aşkı ver ! Hele elbirliği ile çalışmayı adet etsin ! Tembel TÜRK'ü hemen yok et ! TÜRK'e her milletinkinden üstün zeka ver ! Zeka ve çalışma ; ikisi bir arada olunca TÜRK'ün önünde durulmaz ! Milli büyüklüğün tek şartı yüksek idealdir, buna alışmak için de yüksek ahlak, fedakarlık ve sebat lazım olduğundan TÜRK'leri ahlaklı, sebatlı ve fedai kıl ! TANRI , TÜRK'leri sen kendi elinle birleştir ve herşeyden evvel ruhları birleşsin ! Onları tek bir kültür altında birleştir! TÜRK'ü töresine sadık kıl, Tanrı ! TÜRK budunu : Biliniz ki atalar töresi asırların tecrübesi ile husule gelmiş büyük bir hikmettir. Tanrı beni töreye dokunmaktan ve dokundurmaktan sakladı ve saklasın ! uLu Tanrı Türk milletini lafçı değil, elinden iş gelir insanlar et ! Bir şey söylemek vazife yapmak değildir. Onu fiilen yapmak ve yaptırmanın vazife olduğunu beyinlere sok ! GüzeL Tanrı Sana hepsinden çok yalvardığım şudur : TÜRK'ü dalkavukluktan kurtar ! Dalkavukluk ve benzeri vasıtalara zengin olmaktan koru ! TÜRK'e haksız para kazanma hırsı verme ! Dalkavukları yok et ! Aman Tanrı TÜRK aile, töre ve disiplinini her şeyden evvel Muhafaza et! TÜRK toprağında hürler yaşasın. Adaletten başka bir şey hüküm sürmesin ! Sen TÜRK'e tabii şeylere tabiata karşı sevgi ver ! TÜRK yurdunda yoksulluk o kadar azalsın ki fakirlik suç sayılsın ! Dünyayı Yaratan Yüce Tanrı TÜRK'e insaniyetten evvel Kendi milletini düşündür. İnsanların insaniyet dedikleri şey, göz boyamak için icat edilmiş bir boyadır. İnsaniyet maskesi taşıyan öyle milletler vardır ki maskelerinin altında canavarlar yaşar. İnsaniyeti gören olmadı. TANRI , TÜRK'e sağlam, Kalıcı irade ver ! Güçlüklerde, sabrını, tahammülünü ve gayretini arttır ! Ona esas seciye olarak vazife muhabbeti ve mesuliyet duygusu ver ! Mesuliyeti TÜRK insanından eksik etme ! En büyük kuvvetin TÜRKLÜK aşkı olduğunu TÜRK'e öğret ! Tanrı TÜRKÇE konuşulan, TÜRK'e yurtluk etmiş olan yerleri kıyamete kadar TÜRK'ün hükmü altında bırak!!! TANRI TÜRKÜ KORUSUN VE YÜCELTSİN!!! TUKYU (ASENA) Tukyu' larin atalari Çinli' lerin (si-hayi) dedikleri bati denizi sahillerinde otururdu. Komsu hukumdarlardan bir bunlarin yurdunu basarak, kadin, erkek, cocuk ve onlerine gelenleri kilictan gecirdi. Bunlardan ancak on yasinda bir erkek cocuk kalabildi. Bu da elleri, ayaklari kesilmis olarak bir batakliga atildi. Cocuk orada acliktan, yaralarindan akan fazla kandan olmek uzere iken, bir disi kurt gelerek, ona bir parca et getirdi. Kurt her gun boyle yaparak cocugu besledi. Çocugun yaralari iyilesti. Yasi ilerleyince kurt bundan gebe kaldi. YARADILIŞ DESTANI TARİHİ VE COĞRAFİ DURUM (Zaman Ve Mekan Kavramı) ÜLKÜCÜ SÖZLÜK Alperen: Alp savaşçı, Eren ise derviş anlamına geliyor. Alperen, yani savaşçı Üç Hilal:İMAN - AHLAK - ADALET anlamını taşır. ve rivayetlere görede İslamın üç kıtada yayılışını temsil eder. Osmanlı bu bayrağı benimseyip , kullanıp bu üç kıtaya da hükmetmiştir. diğer bir rivayete göre de kutsal olan üç ayları temsil eder. March 08 EY TÜRK KIZI
Her sosyal yapı, kadın ve erkek dediğimiz iki cinsin birbirini tamamlamasıyla var olmuş bir bütündür. Tek başlarına düşünülemeyen bu bireyler, birlikte yaratıcı bir güç kazanırlar. Erkek, kadınla beraberken daha bahadır, daha erdemli ve daha bilge olmak zorunluluğunu duyar.Kadın da bir erkekle birlik olunca daha soylu, daha ince ve daha içlidir. Türk milletinin sosyal yapısını incelerken de Türk kadını ile Türk erkeğinin birbirini tamamlayan bir bütün oluşu gerçeğiyle karşılaşıyoruz. Eğer yurt ve millet işlerinde kadın, gücünü erinin gücüne kalmışsa başarı elde edilmiş; tersine kadın, umursamaz olmuşsa her şey yarım kalmıştır. Bu gerçeği bilen Türk milliyetçileri, daha savaşın başında, Türk kadınını - bilhassa genç kızlarımızı - kendi aralarında görmenin büyük mutluluk olduğunu inanıyorlar. Onun için de sizleri kendi yanlarına, savaş alanına çağırıyorlar. March 07 NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!Durmadan,dinlenmeden,yorulmadan sancağını düşürmeyen, boynunu bükmeyen milletime; devlet-i ebed-müddet idealinde ebedi zaferler dilerim.... "Düşman hatlarımızı geçtikten sonra ölürsem, kendimi şehit kabul etmiyorum. Beni mezara koymayın. Etimi itler ve kuşlar çeke çeke yesinler. Fakat müdafaa hattımız bozulmadan şehit olursam, kefenim, lifim ve sabunum çantamdadır. Beni bu mahalde gömeceksiniz ve gelen nesiller üzerime bir âbide dikeceklerdir." biz böyle laflar edebilen şükrü paşların torunuyuz!!! Vatanımıza göz dikeni ezmezsek dar olsun!!! NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE..! February 28 Şehidim....Bırakıp ta sevdiğin her şeyi ardında, gittin birden bire gökten ateşin, yerden ölümün yağdığı sırtlara. Ne el sallamaya fırsatın oldu geride bıraktıklarına ne de selam söylemek için vakit bulabildin anana. Sevgisiyle kalbini dolduranlara veda bile etmedin; sen gittin, bir kez dönüp de bakmadın ardına. Yaşın henüz 18 idi; aklın birçok şeye ermezdi. Senin yüzün hasret, yüreğin acı nedir bilmezdi. Daha hiç tanışmamıştın ızdırabın sancısı ile. Gelecek adına umutların vardı pembe mi pembe. Komşu kızını sevmiştin, senin ile aynı tende. Sen hissetmiştin başına bir şeyler geleceğini aylar önce; başına bir kurşun isabet edeceğini ve ağlamıştın sessizce. Yüreğin olacakları ruhuna fısıldarken sen, kendini bu dünyadan ayrılığa hazırlamıştın gizlice. Düşmanlarımız her koldan saldırıya geçtiği, dost bildiklerimizin bizi içimizden vurduğu o zor günlerde, vatan için, namus için, Allah için ölmeyi, bir siperden diğerine sürünerek cennete gitmeyi planlamıştın. Sen zayıf bünyeliydin şehidim! Ama ruhun güçlüydü, imanın güçlüydü, yüreğin güçlüydü. Bu nedenle senin önünde kimse duramazdı; bu ruh ayağa kalktığı zaman elinden kimse kurtulamazdı. Daha önce hiç silah tutmamıştı nasırlı ellerin, güneş yanığından fazlasını görmemişti bedenin. Önce silahların soğukluğuna alıştı ellerin sonra imansız mevzilerin üzerinize kustuğu cehennem sıcağına. Daha önce ürperirdin, ölümü hatırladığında. Artık seni gören düşmanların ve hatta ölüm bile ürperiyordu karşında. O sabah hep birlikte kıldınız namazı. On binler saf tuttu; yüz binlerce melekle. Vatanı düşmana çiğnetmemek için edildi yeminler. Sen de katıldın namaza, yüreğin iştirak etti o kutlu ‘ant’a. Aslında kendi cenaze namazını kılıyordunuz; sen bunun farkındaydın, arkadaşların da. Koydunuz başlarınızı secdeye son defa. Ak alnınızı öptü meleklerden önce, kara topraklar; hazırlandı süngüler, yürekler ve sancaklar. Size ölmek emredilmişti; şahadete ulaşmak. Dönüp bir kez bile bakmadın ardına: “Kimse geliyor mu düşman üzerine yanımda?” Hiçbir yürek alçalmamıştı o zaman, ihanet etmemişti vatana. Tam tekmil bütün yiğitler katılmıştı savaşa. Korkuyu unuttun; geride bıraktıklarını da. Karşındaki düşmandan ve yanındaki meleklerden başka, artık, bir şey görünmüyordu sana. Dilinde dualar vardı, elinde süngü. Yürüdün düşmanın üstüne; ezdin düşmanın bütün umutlarını, bağrında söndürdün aldığın yaraların acılarını. Düştün kızıla boyanmış kara toprak üstüne, sonbaharda toprağa düşen yapraklar gibi. Bedenini bırakıp toprak üstünde, ruhunu sürdün düşman üstüne. Bedeninin ağırlığından kurtulmak o kadar hoşuna gitmişti ki bir kez bir kez daha ölmek istedin; şahadet şerbetini defalarca götürmek istedin dudaklarına. Son nefesini vermemiştin daha; annenin yüzü geldi aklına; kardeşlerinin sözleri ve seninle aynı tende komşu kızın gözleri. Kapattın gözlerini gülümseyerek bütün dünyaya; ördün hiçbir düşmanın geçemeyeceği bir kaleyi ruhunla. Başın düştü bir yana ve ellerin her iki yana. Naşın günler sonra geldi yurduna; soğuk bedenini verdiler ananın koynuna. Sarıldı sana, bir daha bir daha. Gözlerinden tek damla yaş akmadı ananın; kardeşlerin, komşu kızı ve gökler ağladı sana. Ve sonra sizin kıldığınız cenaze namazını tekrarladık, ağladık kana kana. Bildin mi şehidim, tabutuna kimin baş koyduğunu, kimin tabutunu gözyaşlarıyla ıslattığını? Annen miydi yoksa sevdiğin mi? Fark edebildin mi akan gözyaşlarının kime ait olduğunu sıcaklığından? Gözyaşlarının sel olduğunu; sellerin yüreklerimizi seninle birlikte cennete sürüklediğini izledin mi cennetle müjdelenmiş ruhunun penceresinden? Cenazene katılanların hepsini tanıyabildin mi şehidim? Gördün mü hüzünlü yüzlerini, işitebildin mi mahzun sözlerini? Şaşırdın mı senin için duaya açılmış ellerin çokluğuna ve onlar içinde samimiyetsiz tek bir kalbin yokluğuna? Yaşıtların yoktu; onlar da bir süre sonra omuzlarda taşınmak üzere cephelere taşınmıştı. Cenazeni kaldırmak ihtiyarların ve çocukların güçsüz omuzlarına kalmıştı. Gördün mü şehidim, nasıl da yükseklere, omuzlara kaldırdı senin bedenini melekler ve nasıl da taşındı ruhun yükseklere, cennetin yamaçlarına; fırsat bırakılmadan ihtiyarlara? Olmadığından değil, gerek olmadığından sarmadık seni kefene. Bedenin, üzerine attığımız topraklar altında kalırken ellerimiz göklere açıldı, duaya açılan dillerimizle birlikte. Bir resim bırakmamıştın geride; yüzünün güzelliğini biz zaten kazımıştık zihinlere. Acın sinmişti bütün gönüllere; ruhun değiyordu duaya açılmış ellere. Gördün mü şehidim şimdi, sana vaad edilen cennetin yamaçlarını. Fark edebildin mi Sırat’tan ne kadar hızda geçtiğini? Ve bildin mi şehidim; seni ne kadar çok sevdiğimizi, özlediğimizi? February 27 K I Z I L D E R İ L İ L E R![]() ![]() ![]() Yıllardır uygar sözcüğünün, nedense hep Batı sözcüğü ile yan yana olmasına özen gösterilmiştir. “ Uygar Batı “. Doğal olarak bizlerin, uygar sözcüğünden ne anladığımıza bağlı. Çok yönlü bilgilenmiş ve bu bilgilerin özünü kavramaya çalışanlar için uygarlık kavramı çok farklı. Özü yitirme, sevgiye yabancılaşmaya karşın, elde edilen görüntüsel başarıların olumsuz sonuçları, hemen ortaya çıkacak şeyler değildir. Bu gelecek kuşaklara çıkan maddi ve manevi faturalardır. Manevi faturalar, bireysel ve toplumsal çöküntüler sonucu sevgisizliktir. Bunların doğurduğu panik ve bilinçsizlik, maddi yıkımların da hazırlayıcılarıdır.
Bizim kuşak, doğa ile savaş sloganları ile yetiştirildi. Şimdilerde ise Yeşil Barış ( Green Peace ) sloganları yankılanıyor dünyanın her yerinde. Bu gerçeğin ışığında, bize doğayla savaşı öğretenlerden ve bu düşünceyi irdelemeden, akıl yürütmeden, bu savaşımı bir uygarlık ve insanın üstünlüğü, ya da gücü gibi gören anlayıştan utanıyorum. İnsan doğa ile savaş değil, uyum içinde olmasının gereğini ya da kavraması için bilge olmasına gerek yok.
Batı’nın vahşi ya da az gelişmiş diyerek, uygarlık sıfatını yakıştıramadığı bir çok ulusun, doğa ile hatta kendi ile daha bir uyum ve barış içinde olduğunu şimdilerde daha iyi anlıyoruz. Hatta ilkellik olarak gösterilen doğaya tapış düşüncesinin, bilenler için hiç de öyle basit ve ilkel olmadığını, bir çok anlam içerdiğini yeni yeni kavrıyoruz.
Bilim olarak adlandırılan bilgi dallarının tümünde, bir bağlantılar zinciri görebiliyoruz. Kuantum Fiziği dediğimiz yakın zaman fiziğinde, artık canlı cansız diye bir ayırım söz konusu olamadığı bir gerçek. Tüm evren özde bir uyum ve iletişim içinde ve aynı zamanda devingen. Ve insan bu bütünün bir parçası, efendisi değil.
Yinelersek, sosyal ve bilimsel alanda uygarlık, insanın tüm algıladığı şeylerle bir bütün oluşturduğunu ve bunların birbirleriyle sorumluluk bağları ile bağlı olduklarının bilincidir .
Doğadaki her şey, tıpkı insan beynini oluşturan, milyarlarca nöron ve onları birbirlerine bağlayan sinapslar gibi ilişkidedirler. Bu nedenle dünyamızı devasa bir beyin olarak görebiliriz. Sonuçta, doğaya yaptığımız her olumsuzluk ya da olumluluk, tüm insanları etkileyecektir ve etkilemektedir.
Sanayileşmenin gelişmesi oranında, kırsal kesimin kentlere göçü, bilinçsiz yapılaşma, eğitimsizlik, sosyal olduğu kadar çevre sorunlarının da oluşumuna etken oldu. Bu olumsuzlukları somut olarak yaşamaya başlayınca, işin yaşamsal önemini anladı. Yakın zamana kadar yüzüp balık tuttuğu denizin, fosseptik çukuruna döndüğünü, havanın nefes alınamayacak kadar toz ve dumana büründüğünü, ağaçtan yoksun yerlerin uğradığı erezyonu ve bunun sonucu oluşan sel felaketlerini gören insan, geleceğinin hiç de iyi olmayacağını kavradı.
Sonuçta bizden daha önce sanayileşen Batı bu olumsuzlukları, yetersiz bile olsa, yasalarla önlemeye çalışıyorlar. Buna paralel olarak, sivil toplum örgütleri, halkın bilinçlenmesi için, çevreye zarar veren kişi ya da kuruluşları protesto ve benzer eylemlerle, kamuoyunun dikkatini çekmede çaba harcamaktadırlar
Az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler de bu olumsuzluktan ders almadıkları için, bunun faturasını daha trajik bir şekilde ödeyeceklerdir. Bu ülkelerden çoğu, gelişmiş ülkelerin çevreye zarar veren sanayi kuruluşlarını ülkelerine kurdurarak, ülke doğasına büyük zarar vermektedirler. Bu yetmiyormuş gibi bazı nükleer artıkları ya buna benzer çöpleri, ülke topraklarına halkın haberi olmadan gömülmesine göz yummaktadır.
Tüm bu olumsuzlukların temelinde yatan neden, Batı ve Ortadoğu topluluklarının, doğaya bakış düşüncesidir. Bu düşünce bu toplulukların inanç ve dinlerindeki, insan - doğa anlayışıdır. İkinci bölümde daha detaylı olarak ele alacağımız bu anlayış, bu toplulukların kutsal kitaplarındaki, insanın dünya ve üzerinde var olan her şeyin EFENDİSİ olma inancından kaynaklanmaktadır.
Yıllar önce çevre ile ilgilenen Kutan Savaşçın kardeşim , bana bir poster vermişti. Arka yüzünde resimler, ön yüzünde de şöyle bir yazı vardı.
![]() ![]()
Reis Seattle mektubunda, Kızılderililerin doğa ve insan ilişkilerini şöyle dile getiriyor.
“ Beyaz adamın ölüleri yıldızlar arasında yürümeye gittiklerinde, doğdukları ülkeyi unuturlar. Bizim ölülerimiz bu güzel dünyayı asla unutmazlar. Çünkü o Kızılderili’nin ANASIDIR. Biz bu dünyanın bir parçasıyız. Ve o da bizim parçamız. Güzel kokan çiçekler bizim kız kardeşlerimizdir; geyik, at, büyük kartal, bunlarsa bizim erkek kardeşlerimiz. Kayalık tepeler, çayırlardaki ıslaklık, tayın vücut ısısı ve adam, hepsi aynı aileye ait.
Dünya beyaz adamın kardeşi değil, ama düşmanıdır ve onu fethettimi ilerlemeye devam eder. Babalarının mezarlarını geride bırakır ve aldırmazlar. Annesi dünyayı ve kardeşi göğe, satın alınan, yağma edilen, koyunlar ya da parlak boncuklar gibi değişilen birer malmış gibi davranır. İştahı dünyayı yiyip bitirecek ve geride sadece bir çöl bırakacaktır.
Beyaz adamın şehirlerinde sakin yer yoktur. Baharda yaprakların açılışını ya da böceklerin kanat vuruşlarını duyacak yer yoktur. Ama belki de benim vahşi olmamdan ve anlamadığımdandır. İnsan eğer bir kuşun yalnız ağlayışını ve su birikintisi etrafında tartışan kurbağaların seslerini duymazsa hayatın anlamı nedir?
Ben vahşiyim ve başka bir yoldan anlamam, çayırlarda çürüyen binlerce bufalo gördüm. Beyaz adamın geçen trenden vurup, bıraktığı. Ben vahşiyim ve dumanlı demir atın, bizim sadece canlı kalmak için öldürdüğümüz bufalodan nasıl daha önemli olabildiğini anlamıyorum.
Dünya annenizdir, dünyaya ne olursa, dünyanın oğullarına da aynısı olur. Eğer insanlar yere tükürürse kendi üzerlerine tükürürler.
Bunu biliyoruz biz, dünya insana ait değildir, insan dünyanındır. Bunu biliyoruz. Bütün her şey bir aileyi bağlayan kan gibi birbirine bağlı. “
Kızılderili reis Seattle’ın doğa ve insan bütünlüğünü dile getiren bu uyarıları, tüm dünyada Kızılderilileri daha gerçekçi bir bakış açısıyla inceleme gereğini doğurdu. Bu konuda yapılan araştırmalar sonucu ortaya çıkan yapıtlar çoğaldıkça, büyük bir kıtayı kaplayan, bu gün ise belirli rezervasyon bölgelerinde izole edilmiş olan bu topluluklardan, doğa ve insan ilişkileri açısından öğrenecek çok şeyimiz olduğunu görüyoruz.
Yer Yüzüne Dokun adlı yapıtında Mc Luhan “ Çok iyi anlaşılmıştır ki, şimdi Amerika’da yaşayan bizler için tek güzel gelecek, ancak çevremizi yeniden keşfetmek yoluyla gerçekleşecektir. Toprakla ve onun bize verdikleriyle doğru bir ilişki kurmalıyız; aksi takdirde, Kızılderililerin yıkımını doğanın yıkımı, doğanın yıkımını da bizim yıkımımız takip edecek.
Kızılderililer bir bakıma bunu çok önceden biliyorlardı. Yüzyıllarca onların bilgeliğini görmemezlikden geldikten sonra, belki şimdi Kızılderililerden bir şeyler öğrenebiliriz.” Gerçeğini dile getirmektedir.
Ayşe Göktürk Tunceroğlu’nun 1999 yılında New Jersey’de yazdığı, Kızılderili Hikmetleri adlı yapıtın ön sözünde , duygu ve düşüncelerini büyük bir içtenlikle şöyle açıklıyor.
“ Kızılderililerin cümlelerini okurken bazen kendime sormadan edemem. Acaba kelimeleri yanlış mı tarif ettik. “ medeniyet “ kelimesinin manası üzerine yeniden mi düşünmeliyiz? Acaba “ İlkel “ “ Vahşi “ olanlar onlar değil de, biz beyazlarmıyız?
İlk başta doğa ve doğanın dili konusunda Kızılderililerin temel görüşlerini yadırgayabiliriz. Fakat bu konuda bilgilenip düşünmeye başlayınca, kendi duyarsızlığımızı, sağır ve dilsizliğimizi daha iyi anlayabiliriz.
“ Ağaçların ve çimenlerin ruhu olduğunu kabul ederiz biz. İyi bir Kızılderili ne zaman onlardan bir kısmını kesecek olsa, çok kederlenir. İhtiyacı nedeniyle onlara kıydığını söyleyerek dua edip af diler “ diyor bir Kızılderili.”
Buna çok daha çarpıcı ve kapsamlı bir örnek de Siyu kabilesi başkanı Ayakta Duran Ayı’nın sözleri.
“ Nerede kesilip indirilmemiş orman varsa, nerede hayvanlar kuytu köşelerinde dinleniyorsa, nerede dünya dört ayaklılardan yoksun değilse, SOLUK BENİZLİLER oraya ehlileştirilmemiş, yabani arazi diyorlar. Halbuki bize göre yabani, vahşi yer yoktur. Doğa tehlikeli değildir, misafirperverdir; korkutucu değil, arkadaşçadır. Bizim felsefemiz korkudan ve ön yargıdan uzak, sağlıklı bir düşünce sistemidir. Bu noktada Beyazadam ve Kızılderili inançları arasında önemli bir fark buluyorum.
Kızılderili inancı, etrafını çevreleyen her şeyle insanın ahengini gözetir; beyazlar ise çevreye tahakkümü esas almıştır.
Kızılderililer aradıkları her şeyi, paylaşma ve sevgide buldu; ama beyazlar aradıklarını korkarak savaşmada buldular. Bizim için dünya güzellik doluydu. Diğeri için öteki dünyaya gidene kadar, tahammül edilmesi gereken, günah ve çirkinlik dolu bir yerdi.”
Ayakta Duran Ayı, şimdilerde Batı toplumunda yeni yeni dile getirilen, pek fazla öze inmemiş HAYVAN HAKLARI’nı şöyle açıklıyor.
“ Hayvanların hakları vardır. İnsanlar tarafından korunup kollanma hakkı, yaşam hakkı, çoğalma hakkı, özgürlük hakkı. Bütün bu hakları kabul etmiş olan bizler hayvanları esir etmeyiz. Yiyecek ve içecek olarak ihtiyacımız olanların dışında hepinin hayatını bağışlarız.”
VAKAN TANKA sözcüğü Kızılderili inancında, Yaratıcı Güç, Her Şeyin Kaynağı, Büyük Ruh, anlamına gelir. Siyu kabilesinden Zitkala Sa’nın “ Doğanın bahçelerinde, küçük bir çocuk hayreti ile gezinirken, kuşların şakımasında, suların çağıldamasında, çiçeklerin tatlı kokusunda BÜYÜK RUH’un fısıltısını duyarım. Siz buna putperestlik mi diyorsunuz? sorusu, bizleri düşüncelerimizi yeniden gözden geçirmeye yönlendirmelidir.
1871-1967 yıllarında yaşamış Tatanga Mani ya da Yürüyen bufalo, bu konudaki düşünceleri şöyle açıklar “ Ağaçların konuştuğunu biliyormusunuz? Bu soruya“ kendisi yanıt verir. “ Evet konuşurlar; kulak verirseniz, sizinle de konuşacaklardır. Asıl sorun beyazların dinlememesidir. Kızılderilileri dinlemeyi hiç bir zaman öğrenemediler. Oysa ben, ağaçlardan çok şey öğrendim; bazen hava, bazen hayvanlar, bazen de Yüce Ruh hakkında.”
Amerika kıtasından onbinlerce kilometre uzakta yaşayan Avusturalya yerlilerinden Aborijin’ler de pek farklı düşünmüyorlar. Onlar da doğayla bütünlüklerinin bilincinde ve doğanın dilini biliyorlar. Onlara göre; “ Önemli olan açık yüreklilikle ve sevgiyle verme anında deneyimlenen duygudur. Ölmekte olan bir bitkiye ya da hayvana su ya da cesaret vermek, aydınlanma yolunda , yaşamı ve bizi Yaratanı tanımak konusunda, susamış bir insan bulup ona su vermek kadar önemli bir adımdır. İnsanoğlu bu varoluş düzeninden ayrılırken HEYACANLARINI AN BE AN NASIL YAŞADIĞININ KAYITLARINI DA YANINDA GÖTÜRÜR “
Aborijinler, köklerinden yararlanılan bitkileri yer yüzüne çıkarmadan önce , onların ham mı olgun mu olduklarını anlayabiliyorlar. Ellerini bitkilerin üzerine gezdiriyorlar ve bu daha büyüyor, henüz olmamış, ya da şöyle bir yorumda bulunuyorlar. Evet, bu can vermeye hazır.
Araştırmacı Marlo Morgan bu konudaki deneyimini şöyle açıklıyor. “ Ben de Evrenden izin aldıktan sonra, elimi bitkilerin üzerinde gezdiriyordum. Olgun bir bitkinin üzerinde elimin ya ayası ısınıyor ya da parmaklarımın uçlarında kıvılcım duyuyordum. “
Bu düşünceleri And Dağları Kızılderililerinde de görüyoruz. And Dağları Şamanlarının bilgelik öğretisindeki, usta ile öğrencisi arasında geçen söyleşiden şunları öğreniyoruz.
“ Koruyucu taşı selamladın mı? Çünkü her şey senin parçan, her şey canlı,İçeri girerken selam verdin mi çiçeklere ? Duydun mu evin önünde öten kuşları ? Teşekkür ettin mi uyandığında, sana armağan olarak verilen yeni güne ? Yoksa teşekkür etmemeyi, kuşun ötüşünü duymamayı, çiçekleri görmemeyi mi yeğledin. “
Usta, öğrencisine şu uyarılarda bulunur. “ Toprakla karşılıklı konuşup onu sevmeliyiz. Kimi yerli çitçiler, ekin ekerken, kızgın ya da üzgün olan birinin tarlaya girmesine izin vermezler. Böyle biri toprağı çürütür derler. Bu çiftçiler tarlayı ekmeden önce, çocukları getirip orada oyun oynatırlar; çünkü masumluk güçlü bir erktir, arılık ise değerli bir gübre.
Her şeyle konuş, çünkü her şeyin canı vardır; her şeyde bir ağabeyi bir kardeş bul. Her şey BİR’dir, her şey canlıdır.”
Bir Kuzey Amerika Kızılderilisi olan Tatanga Mani, yaşam öyküsünde, Beyaz Adam’ın yanında gördüğü eğitimin izlenimlerini şöyle anlatıyor.
“ Uygar insanlar, insan yapımı basılı sayfalara çok fazla bağlılar. Ben Yüce Ruhun kitabına, yani onun yarattığı her şeye bakıyorum. Eğer doğayı tanımaya çalışırsanız, o kitabın büyük bir kısmını okuyabilirsiniz. Biliyorsunuz eğer kitaplarınızın hepsini alıp güneşin altına serer, onları bir süre için kar, yağmur ve böceklere bırakırsanız, geriye hiç bir şek kalmayacaktır. Oysa Yüce Ruh size ve bize doğa okulunda ormanları, ırmakları, dağları ve bizi de içine alan hayvanları araştırma olanağı verir.
Kızılderili anlayışında ahlak, yalnızca insanın başka insanlara, topluma ve tanrıya karşı olan davranışları ile ilgili değildir. Ahlak, kesinlikle insanın hayvanlara, bitkilere ve doğanın diğer görüntülerine karşı olan davranışlarını da içerir. “
Şamanist bir animizm içeren doğadaki tüm varlıkların ilişki ve özdeşliği olgusunun, Orta Asya, Amerika ve Avusturalya halklarının temel düşüncelerini oluşturduklarını görüyoruz. Binlerce yıldır bu düşünce ve kavramlardan uzaklaşan Ortadoğu ve Batı Avrupa halkları, günümüzde bu doğal gerçeği anlamakta güçlük çekmektedirler.
Batı ve Ortadoğuda , doğayı algılama ve kavramayı,onunla bütünlük bilincini duyumsamayı, ancak sınırlı sayıda aydın ve araştırmacıda görebiliyoruz. Bu araştırmacılardan Peter Topkins ve Cristoper Bird’ ün “ Bitkilerin Gizli Yaşamı “ adlı yapıtın can alıcı noktalarını aktarmak konumuza ışık tutacaktır. Bitkilerin dünyasının özelliklerini kısa başlıklarla özetlerken, onların en az bizler kadar, hatta bizlerden çok daha ileri, duyuş, görüş ve hissediş özellikleri olduğunu görmekteyiz.
KABİLELER KAPLUMBAĞA KABİLESİ- TOPRAK: Kaplumbağa kabilesinden olanlar, ilk ve en sağlam unsur olan toprakla ilişkili oldukları için dirençli kişilerdir. Toprak gibi, bu kişiler de dokundukları her şeye yardımcı olmak için çalışırlar. KURBAĞA KABİLESİ- SU: Kurbağa kabilesinden olan insanlar, hızla akan, değişen ve değiştiren bir unsur olan suya benzeyen özellikler taşırlar. Kurbağa kabilesi insanlarının duyguları tıpkı su gibi her an hareket halindedir. Çevrelerinde olup biten ve içlerinde geçen her şey yüreklerinde güçlü bir biçimde yankılanır. Kurbağa insanları çok duygusal kişilerdir ve kendi duygularına bakmaksızın diğer insanların duygularını paylaşırlar. KELEBEK KABİLESİ- HAVA: Kelebek kabilesinden olan insanların temel unsuru havadır ve bu insanlar tıpkı çevremizi kaplayan hava gibi sürekli bir dönüşüm ve değişim içindedirler. Hava gibi, dokundukları kişileri nesneleri değiştirme güçleri vardır. Tıpkı beklenmedik yönden esen güçlü bir rüzgar gibi bir anda her şeyi karıştırabilirler. Kelebek insanları bedensel ruhsal ve duygusal olarak sürekli hareket halindedirler. Yaşam enerjileri onları, rüzgar gibi sarar ve yeni düşünceler, duygular getirir. Ancak hızlı ve ani enerji akımları nedeniyle ilgilendikleri konulardan birini gerçekten yakalamaları bazen zor olur. ![]() FIRTINA KARTALI KABİLESİ- ATEŞ: Fırtına kartalı kabilesinden olan insanlar her zaman güneşin parlak ışığına bürünmüş gibidirler. Ateş ve güneş gibi onlar da dokundukları ve ilişki kurdukları her şeyi aydınlatır, temel unsurlarına kadar iner, bunların üstüne gerçekten değerli olanı yeniden yaratırlar. İçlerindeki enerji hiç sönmeyen bir ateş gibi yanar, durur ve çevrelerindekileri de etkiler. Yarattıkları değişiklikler, içlerindeki çekirdeğin gücünden gelen değişikliklerdir. Herhangi bir şeyi değiştirebilmeleri için, o şeyin onların ışıklarının erişebileceği bir yerde bulunması yeterlidir. Fırtına kartalı insanları eylemcidir ve her zaman uğraş verebilecekleri yeni alanlar ararlar. Doğru yolu seçmek için hep içlerindeki ateşin gücüne başvururlar. İç güdüleri çok kuvvetlidir ve bundan yararlanmasını da iyi bilirler. ![]() KABİLELERDE DÖNEMLER
TOPRAĞIN YENİLENME DÖNEMİ ( YABANKAZI ): Kuvars, gücün simgesi olan bir taştır. Yabankazı insanları kuvars kristalinden, yaşamla ilgili her şeyi açık ve berrak bir biçimde kavramayı ve evrenin tüm enerjisini kendi içlerinden geçirip iletebilme yeteneklerini öğrenebilirler. Yabankazı insanların bitkiler alemindeki totemi, yeryüzünün en eski ve en sık rastlanan ağaçlarından biri olan kayın ağacıdır. Yabankazı insanlarının kayın ağacı gibi görkemli, eski gelenekleri ve unutulmuş bilgelikleri yansıtan bir görünümleri vardır. Yabankazı insanları, doğal enerji akışını önleyen zehirli maddelerden kurtulmak için kayın ağacından hem somut, hem de soyut biçimde yararlanabilirler. Tıpkı kayın ağacı gibi, çevrelerindeki havayı gereksiz titreşim ve sarsıntılardan korurlar, ancak bunun ön şartı her şeyden önce kendi enerji akımlarının düzgün olmasıdır. Bu burcun insanlarında genelde sindirim sistemi rahatsızlığı görülür. Yabankazı insanları tıpkı totemleri gibi uzun uçucudurlar ve ruhsal alanda uzun yollar aşabilirler. Bu nedenle içlerinde büyük güçler biriktirirler. Kaplumbağa kabilesinden oldukları için nesnel dünyaya çok bağlıdırlar. Yabankazı insanlarının rengi, kar rengi olan beyazdır. Beyaz, bu totem insanlarının ulaşmak için çaba gösterebilecekleri en yüksek gelişim düzeyini simgeler. Yabankazı insanları ağaçkakan insanları ile bütünleşir. En iyi anlaştıkları kişiler kendileri gibi kaplumbağa kabilesinden olan kunduz ve bozayı insanlarıdır. Kurbağa kabilesinden puma ve yılan insanları da iyi anlaştıkları burçlardandır. ![]() DİNLENME VE ARINMA DÖNEMİ ( SU SAMURU ): Bu burcun insanları, madenleri gümüş gibi, herkes tarafından sayılan ve sevilen insanlardır. Tıpkı gümüş gibi yumuşak huylu insanlardır. Gümüş renginin birçok sihirli özelliği olduğu söylenir. Bedenle ruhu birbirine bağlayan şeyin, gümüşi bir kordon olduğuna inananlar vardır. Bazı dinlerde, gökyüzünde altın bir tabaka, onun üstünde ise gümüş bir tabaka bulunduğuna ve gümüş tabakanın aşkın en ince titreşimlerini simgelediğine inanılır. Su samuru insanlarının gizemli yetenekleri olduğu söylenir. Bu burcun insanlarının sezgileri çok güçlüdür. Su samuru insanlarının bitkiler alemindeki totemi telli kavaktır. Su samuru insanları telli kavaktan, kendilerine yumuşak ve uyumlu bir şekilde gelen uyarıları, tıpkı kavağın yaprakları gibi hafif ve tatlı bir ezgiyle çevrelerine yaymayı öğrenebilirler. Totemleri ayrıca tüm rüzgarlara göğüs germeyi ve rüzgar ister alçaktan, ister yüksekten essin, her koşulda kırılmadan esnemek yeteneklerini fark etmelerine yardım edebilir. Kelebek ailesinden olmaları, su samuru insanlarının olumlu özelliklerini daha da artırır. Bu burcun insanları, totemleri gibi sıcak yürekli, yumuşak ve sevecen birer ana babadırlar. Su samuru insanları hemen herkesle çok iyi uyum sağlarlar. Özellikle mersinbalığı insanlarıyla bütünleşirler. Kendileri gibi kelebek kabilesinden olan geyik ve karga insanlarıyla da çok iyi anlaşırlar. Fırtına kartalı kabilesinden olan ala doğan ve wapiti insanları da iyi anlaştıkları burçlar arasındadır. ![]() BÜYÜK FIRTINALAR DÖNEMİ ( PUMA ): Firuze taşında birçok gizemli gücün saklı olduğu söylenir. Puma insanları da taşları gibi birçok olağanüstü güce sahiptirler. Bu insanlarda bir tür doğal ilaç hazinesi saklıdır ve onun yardımıyla yaşamın ve evrenin çeşitli gizemlerini çözebilirler. Puma insanlarının bitkiler alemindeki totemi, şifalı bir bitki olan sinirotudur. Puma insanlarının uğur rengi firuzedir. Mavi, göğün ve duygusal isteklerin simgesidir. Arayış içinde olan, duyguları güçlü, kendi kendisiyle mücadele eden ve melankoliye yatkın bir insan rengidir. Lekesiz saf bir mavi, çıkarsız, sanatsal ve ruhsal duyguların simgesidir. Doğru yolu arayan bir insanın rengidir mavi. Totemi puma olan insanların bu soylu hayvana benzeyen birçok özellikleri vardır. Bu insanlar da, sık sık çevrelerince anlaşılmadıkları duygusuna kapılarak kendi düşünce ve ruh dünyalarının doruklarına çekilirler. Kurbağa kabilesi insanları, duyguların nehir gibi değişen akımını sürekli algılarlar. Kurbağa kabilesinden olmalarının olumlu yanı, evrenin yaratıcı ve birleştirici güçlerini bilmeleri, onlarla birlikte akabilme yeteneğine sahip olmalarıdır. Puma insanları, bozayı insanlarıyla bütünleşirler. Kurbağa kabilesinden olan ağaçkakan ve yılan insanlarıyla iyi anlaşırlar. Kaplumbağa kabilesinden kunduz ve yabankazı insanları da iyi anlaştıkları burçlar arasındadır. Geyik insanlarına dikkat etmelidirler. ![]() AĞAÇLARIN ÇİÇEKLENME DÖNEMİ ( ALA DOĞAN ): Opal, umut sembolü sayılır, üstünde bu taşı bulunduranların görünmez olacağına inanılırdı. Ala doğan insanlarına, taşları gibi, sözcüğün somut ya da anlamıyla sıcak ve sürekli bir gerilim olduğu yerlerde rastlanabilir. Bu burcun insanları sıcağı ve güneşi severler. Yoğun hareket olan yerlerden, ruhsal, fiziksel duygusal enerjilerinin böyle yerlerde zorlanmasından hoşlanırlar. Ala doğan insanları tıpkı taşlar gibi, ufukta beliren her yeni düşünce için bir umut kaynağıdırlar. Düşünceleri yaşama geçirmekte bir katalizör rolü oynarlar. Ala doğan insanlarının bitki totemi yabani hindibayı hemen herkes tanır. Ala doğan insanları daldan dala atladıkları için, yabani hindiba gibi her yerde belirmek huyları vardır. Ala doğan insanlarının yaşam alanı gökyüzüdür. Doğuştan gelen bir iyimserlikleri, güçlü bir istemleri, işleri istedikleri biçime getirme konusunda korkunç bir dirençleri vardır. Ala doğan insanlarının uğur rengi sarıdır. Bu renk, onların aydın niteliklerini kullanmalarına ve düşüncelerini bilgiye dönüştürmelerine yardım eder. Aynı zamanda karşılaştıkları insanlara ve nesnelere karşı açık olmalarını sağlar, yapılarından gelen neşe, sağlık ve ruhsal iyimserliklerini daha da güçlendirir. Doğuştan arkadaş yanlısı ve iyi geçinilen kişiler oldukları için, hemen herkesle çok kolay anlaşabilirler. Ancak kendileri gibi fırtına kartalı kabilesinden Mersinbalığı ve Wapiti insanlarıyla daha çabuk dost olabilirler. Kişisel bütünleşmelerini karga insanlarında bulurlar. ![]() KURBAĞALARIN DÖNÜŞ DÖNEMİ ( KUNDUZ ): Krisokol mavi parlaklığı ve topraksı görünüşü nedeniyle, yeryüzü ve gökyüzü güçlerini birleştiren bir taş olduğu inancı yaygındır. Kunduz insanları maden totemlerinden, yeryüzü ve gökyüzü güçlerini birleştirmeyi öğrenebilirler. Kunduz insanlarının bitki totemi yalnızca Kuzey Amerika'da görülen mavi kamass çiçeğidir. ( quanash ) Mavi kamass çiçeği, yalnızca güzelliğiyle değil, dengeli bir besin kaynağı olarak da yüzyıllar boyunca Kızılderililerin yardımcısı olmuştur. Kunduz insanları totemleri gibi yakınlık kurdukları insanları ve nesneleri dengelerler. Kendi kökleri çok derinlere uzandığı için, insanlara ve projelere sağlam bir dayanak oluştururlar. Herkese yaşam gücü ve tadı verirler. Kunduz insanlarının rengi, derin mavidir. İçten gelen bir barış özlemini, mutluluktan kaynaklanan fiziksel ve ruhsal hoşnutluğu, huzuru simgeler. Bu burcun insanları, totemleri gibi, rahatları, huzurları ve güvenlikleri için, çevrelerini güçlü bir biçimde değiştirirler. Kunduz insanları yılan insanlarıyla bütünleşirler. Kaplumbağa kabilesinden yabankazı ve bozayı insanlarıyla da iyi anlaşırlar. Kurbağa kabilesinden puma ve ağaçkakan insanları da iyi anlaştıkları burçlar arasındadır. ![]() MISIR EKİMİ DÖNEMİ ( GEYİK ): Yosunlu akik iyileştirici gücü olan bir taştır. Geyik insanları, kullanmayı ve geliştirmeyi öğrenirlerse taşları gibi iyileştirici güçlere sahiptirler. Taşları gibi çevrelerindeki insanların gözünü ve gönlünü okşayan bir etki yaratırlar. Geyik insanlarının bitki totemi olan civan perçemi, güzel görünüşlü, yararlı, çok kullanışlı ve verimli bir bitkidir. Civanperçemi gibi bu burcun insanları da, çok yönlü yararlı, yaşadıkları dünyaya neşe, güzellik saçmak isteyen kişilerdir. Totemleri gibi onlar da birlikte çalıştıkları insanların gözlerinin açılmasına, çevreyi daha iyi kavramalarına yardımcı olurlar. Kelebek ailesinden olmaları uçarı özelliklerini daha da güçlendirir. Geyik insanlarının rengi beyaz ve yeşildir. Bu beyaz, her olanağa ve değişime açık olan boşluğun henüz biçimlenmemiş şeylerin beyazıdır. Tıpkı beyazın gökkuşağının tüm renklerini içermesi gibi, geyik insanları da içlerinde sayısız olanak taşırlar. Yeşil, doğanın, iyileşme ve yenilenmenin yeşilidir. Geyik totemin insanları, akıllı, araştırıcı ve yaratıcı kişilerdir. Bu burcun insanları her burçtan insanla kolayca anlaşabilir. Kendileri gibi kelebek kabilesinden olan karga ve su samuru insanlarıyla ve fırtına kartalı kabilesinden olan ala doğan ve mersinbalığı insanlarıyla daha iyi anlaşırlar. Fırtına kartalı kabilesinin üçüncü temsilcisi olan Wapiti insanlarıyla bütünleşirler. ![]() BOL GÜNEŞLİ GÜNLER DÖNEMİ ( AĞAÇKAKAN ): Kırmızı akik yürekten gelen sevginin ve aşk ilişkisinin simgesiydi. Üzerinde bu taşı bulunduranların yüreklerinin sağlam, duygularının tüm sevgilere açık olacağına inanılırdı. Ağaçkakan insanları, taşları gibi çevrelerini ve özellikle evlerini süsleyip döşemek isterler. Taşları gibi yeni düşünce ve duygulardan çabuk etkilenirler. Ağaçkakan insanları taşları gibi sözcüğün soyut ve somut anlamında kanla ilişkilidirler. Ağaçkakan insanlarının bitki totemi, yabangülüdür. Bitki totemlerinden, yaşam enerjileri düzgün aktığı sürece, çok çeşitli olanaklara sahip olduklarını öğrenebilirler. Güller gibi onlar da güzel insanlar olabilirler ve hem güzel hem yararlı olarak diğer insanları etkileyebilirler. Ağaçkakan insanlarının rengi pembedir. Bu henüz olgunlaşmamız bir pembe, ya da evrensel aşkın pembesi olabilir, bunun türü o insanın gelişme düzeyine bağlıdır. Ağaçkakan insanlarının taşkın duygusallığı, kurbağa kabilesinden oldukları için daha da yoğundur. Bu burcun insanları tıpkı totemleri gibi yaşam içinde diledikleri şarkıyı çalıp söylemelidirler. Ancak özledikleri ezgiyi çalacak dengeye kavuşmak için, her şeyden önce korunaklı bir yuvaya gereksinimleri vardır. Ağaçkakan insanları kendileri gibi kurbağa kabilesinden olan puma ve yılan insanlarıyla iyi anlaşırlar. Kaplumbağa kabilesinden olan bozayı kunduz insanlarıyla iyi bir uyum sağlarlar ve yabankazı insanlarıyla bütünleşirler.
İLK SOĞUKLAR DÖNEMİ ( YILAN ): Bakır madeni dünyanın her yöresinde bulunur. Malakitin her türlü enerjiyi, bu arada psişik enerjiyi özümseme gücünü artırdığı öne sürülür. Yılan insanları taşlarından, ilişki kurdukları şeyleri dönüştürme yeteneğini öğrenebilirler. Bakır gibi yılan insanları da bulundukları alanlarda değişim yaratma özelliğine sahiptirler. Bu insanların malakit gibi özel ruhsal güçleri vardır. Ruhsal seslere karşı çok duyarlıdırlar, en ince enerji biçimlerini bile algılayabilirler. Ruhsal alanda güçlü bağları olduğu için nesnel özeleştiri onlar için kaçınılmazdır. Yılan insanlarının bitki totemi devedikenidir. Bu bitkinin iç organları güçlendirdiğine her türlü ağrı ve acıyı kestiğine de inanılırdı. Yılan insanları bitkileri gibi ruhsal duygusal olarak inanılmaz yüksekliklerle derinlikleri yaşayabilirler.
Yılan insanları devedikeninden toprağa sımsıkı bağlanmayı öğrenebilir. Yılan insanlarının uğurlu rengi turuncudur. Batan güneşin parlak turuncusu olan bu renk, deneyle ya da öğrenimle elde ettiği bilgileri kullanmayı, beceren canlı ve aydın kişilerin simgesidir. Bu renk, o insanların ruhsal ve bedensel alanı kavrayıp, üstün mantığını, daha alt düzeydekileri yönlendirmede kullandığını gösterir. Aydın yapılı olan bu kişiler yaşamı ve yaşamın öğrettiği dersleri gözlemleyerek gerek kendi yaşamlarında, gerekse başkalarına yardımcı olurken kullanabilirler. Kurbağa kabilesinden olmaları, hırçınlıklarını biraz yumuşatır, aydın yönlerinin engellendiği bazı duyguları tatmalarını sağlar. İlk soğuklar ayında doğan insanlar, totemleri gibi gizemli bir havaya bürünme eğilimindedirler. Başkalarına açılmaları için çok zaman gerekir ve açılsalar bile yine de en derin duygularını kolay kolay açıklayamazlar. Yılan insanlarının en iyi anlaştıkları burçlar aynı kabileden olan puma ve ağaçkakan insanlarıdır. Kaplumbağa kabilesinden olan yabankazı kunduz ve bozayı insanlarıyla de iyi anlaşırlar. Kunduz insanlarıyla bütünleşirler.
Ağlamaktan korkma. Zihindeki ıstırap veren düşünceler gözyaşı ile temizlenir.
February 23 ...
BİTKİLER VE ALTINCI DUYU
![]()
Bitkilerle bakıcıları arasında bir iletişim olmakta ve bu iletişim kilometrelerce uzakta bile devam etmektedir. Aynı zamanda bütün canlılara karşı olumsuz düşüncelere tepki göstermektedirler. Bu iş bununla da bitmemekte, lavaboya dökülen kaynar suyun kirli su borusundaki bakterileri öldürmesine bile tepki göstermektedirler. Bu deneyimler yaşamın temelinde bir tür hücresel bilinç yattığı düşüncesine yer vermektedir. ( Holoğrafik beyin ve evren ) Bu da insanda bu tür gözlemlerin, bir tür toplam belleğin, hücre düzeyine kadar iniyor olabileceği düşüncesi yaratıyor. Bu nedenle, şayet bu yaklaşım doğruysa, beyin bir bellek depolama organı değil, yalnızca açıp kapama mekanizması olabilir düşüncesini öne çıkarmaktadır.
Bitkilerin en büyük tepkiyi çevrelerindeki canlı hücrelerin ölümüne, özellikle tutarlı olarak insan hücrelerinin ölümüne gösteriyorlar. Aynı zamanda haz ve sevinç’e de tepki oluşturuyorlar. Seks ilişkilerindeki doruk noktalarda çok daha tepki gösteriyorlar. Bu da binlerce yıldır bazı yörelerde, tarlada sevişmenin ürüne bereket getireceği inancını doğruluyor.
![]()
BİTKİLERİN MEKANİK ALANDA KULLANILMASI
![]()
Bu konuda en ilginç sonuçlardan biri de Japonya’da bir felsefe doktoru olan Hashimoto, çiçekleri çok seven eşinin yardımıyla “ KAKTÜSE “ ile konuşma sağlayabilmesidir. Eşinin bitkiye olan sevgisini dile getirdiğinde ondan yanıt almaktadır. Bitkinin çıkardığı titreşimler sese dönüşüp, hoş ve değişken ritim ve tonları ile daha çok şarkıya benziyor.( Yunuslar gibi )
BİTKİLER DÜŞÜNCELERİMİZİ OKUYABİLİR
![]()
En ilginç deney, koparılan iki yaprağın birine her gün sevgi ile bakıp yaşamasını isterken , diğerine hiç ilgi göstermemesi sonucu, birinci ve sevgi ile gözlenip, yaşama isteği duyulan yaprağın yemyeşil, diğerinin ise kuruduğu görülür. Psişik enerji, yani düşünce gücü bir yaprağı sağlıklı tutabiliyor.
Bitkilerin çevrelerindeki dünyayı algılamalarını en iyi dile getirebilenlerden biri de Rus araştırmacı Karamanov dur. Ona göre. “ Bitkilerin çevrelerinde dünyayı algılayabilecekleri gerçeği, dünyamızın kendisi kadar eskidir. Algılama olmaksızın uyum da olamaz. Bitkilerin duyu organları bulunmasaydı ve kendi dilleri, bellekleriyle bilgi aktarabilecek ve işleyebilecek olanakları olmasaydı, önünde sonunda yok olur giderlerdi.”
BİTKİLERİN BAŞKALAŞIMI
![]()
Dikensiz kaktüs yetiştirmeyi başaran Luther Burbank şunları anlatıyor. “ Kaktüslerle deney yaparken, bir sevgi titreşimi yaratabilmek için konuşurdum onlarla. Korkacak bir şey yok derdim, koruyucu dikenlerinize gerek yok, ben korurum sizleri. “
Burbank’ın sevgisinin gücü bütün başka güçlerden büyüktü. Onların küçük yaşamlarına derin bir saygı ve sevgi duyması onlara güvence veriyordu.
Eski Hind tarihi ve felsefesi uzmanı Dr. T.C. Sing, seralarda hoparlörlerle müzik yayını yaparak, verimi yüzde 25-60 artırabilmiştir. Bunun yanında gürültülü rock müziğinde ise bitkilerin ters tepki verdikleri görülmüştür.
Amerikalı bir bahçıvan olan Luther Burbank. Yeni meyve ve çiçeklerin üretilmesi konulu bir konferansta, üyelerin şaşkın bakışları arasında şu gerçekleri dile getiriyordu.
![]()
“ Doğanın evrensel ve bitimsiz yasalarından herhangi biri, ister küçücük bir bitkiyle , ister insan beyninin işleyişiyle, isterse de dev bir gezegenin yaşamı, gelişmesi, yapısı ve devinimiyle ilgili olsun; üzerinde çalışırken , doğanın çevirmenlerinden biri olabilmemiz ya da dünya için değerli bir yapıt meydana getirebilmemiz için, belirli koşullar gerekir. Önceden saplanılmış kavramlar, dogmalar ve her türlü kişisel önyargı bir kenara bırakılmalıdır. Doğa ANA’nın önceden giz olan derslerini sabırla, sesizce ve saygıyla birer birer dinlemeliyiz. Doğa; gerçeklerini bekleyen ve algılamaya hazır olanlara iletir. Önerilen bu gerçekleri olduğu gibi kabullenirsek bütün evreni kendimizle uyum içinde buluruz. Ait olduğu evrenin biçim açısından sonsuz ölçüde değişken, madde açısından ise sonsuza kadar değişmez olduğunu öğrenen insanoğlu, bilim için sağlam bir temel bulmuştur sonunda."
Bir avuç araştırıcı ve aydın dışında, genelde Batı ve Ortadoğu'nun, doğaya bu kadar farklı bakış açısının temelinde dinsel ve felsefi inançlarının yattığını görüyoruz. Tüm Sami dinleri ve bunları etkilemiş Platon ve Aristotales felsefeleri, dünyanın bir hayal, bir gölge olduğunu ileri sürer. İnsan dünyanın efendisi ve Tanrının günahkar kulu düşüncesine odaklanır.
![]() ŞİFA ÇEMBERİ
Şifa çemberi, tüm dünyayı içeren bir çemberdir. Kızılderililer barınacak yerlerini kurarken, çadır olsun, kulübe olsun, hepsini çoğunlukla daire şeklinde inşa ederlerdi. ![]() İnsanın yaşamını doğum- ölüm- yeniden doğumdan oluşan bir çember gibi görürlerdi. Değişik yaşlarda, değişen enerjilerin akışını sağlamak ve kendilerini değiştirebilmek için kendi yaşamlarının çemberlerini tanımayı ve kutlamayı bilirlerdi. Çevrelerinde yaşamın ve zamanın kan dolaşımı ilerlerken, değişen mevsimler gibi varlıklarının değişik dönemlerinden geçeceklerini, bu çemberden kopmanın yaşam ritmini yitirmek, iç ve dış gelişmeyi durdurmak anlamına geleceğini bilirlerdi.
Eski günlerde yaş****** çemberin etrafında sürekli dolaşarak geçirmek çok önemliydi. Çemberin çevresinde gezinirken, insan, içinden geçtiği ayları, totemleri, bitkileri ve unsurları tanımalı ve öğrenmelidir. Şifa çemberinin özü devinim ve değişimdir. Bu bilgiyi kazanan insanlar yaşam içindeki hareket alanlarını genişletmek isteyeceklerdir. Hareket halinde olunduğu sürece, çemberde tutulan yön önemli değildir. Ancak insan çemberde belli bir noktada durur ve ilerlemezse, o zaman gelişimi de önlemiş olur. Böylece yalnız kendi güçlerini engellemekle kalmaz, çevresindekilerin yollarını da tıkar, hareket etmelerini önler. İnsan çemberde bir yerden alınacak dersleri aldıktan sonra, zamanı gelince oradan ayrılmazsa, aynı noktadan yararlanacak olan başkalarının gelişme şansını engellemiş olur. Bazı insanlar çemberi bir yaşam süresince dönebilir, bazılarınınsa daha fazla süreye gereksinimleri vardır. ![]() AYLAR ve TOTEMLER Doğduğu ay, insanın şifa çemberine giriş noktasını ve madenler- bitkiler- hayvanlar alemindeki başlangıç totemlerini belirler. İnsanlar aynı totemden ve aynı aydan olsalar bile, her zaman ortak özellikleri paylaşmazlar. Herkes, çemberi kendi hızında dolaşır. TARİH DÖNEM HAYVAN BİTKİ MADEN KORUYUCU RENK KABİLE BÜTÜNLEŞME 22 Ara - 19 Ocak Toprağın yenilenmesi Yabankazı Kayın Kuvars Waboose Beyaz Kaplumbağa (toprak) Ağaçkakan 20 Ocak - 18 Şub Dinlenme ve arınma Su samuru Telli kavak Gümüş Waboose Gümüş Kelebek (hava) Mersinbalığı 19 Şub - 20 Mart Büyük fırtınalar Puma Sinirotu Firuze Waboose Mavi yeşil Kurbağa (su) Bozayı 21 Mart - 19 Nis Ağaçların çiçeklenmesi Ala doğan Yabani Hindiba Ateş opal Wabun Sarı Fırtına kartalı (ateş) Karga 20 Nis - 20 May Kurbağaların dönüşü Kunduz Mavi kamass Krisokol Wabun Mavi, Yeşil Kaplumbağa (toprak) Yılan 21 May - 20 Haz Mısır ekimi Geyik Civan perçemi Yosunlu akik Wabun Beyaz, Yeşil Kelebek (hava) Wapiti 21 Haz - 22 Tem Bol güneşli günler Ağaçkakan Yabangülü Kırmızı akik Shawnodese Pembe Kurbağa (su) Yabankazı 23 Tem - 22 Ağu Böğürtlenlerin olgunlaşması Mersin balığı Ahududu Gröna demir Shawnodese Kırmızı Fırtına kartalı (ateş) Su samuru 23 Ağu - 22 Eyl Hasat Bozayı Menekşe Ametist Shawnodese Erguvan Kaplumbağa (toprak) Puma 23 Eyl - 23 Eki Yaban ördekleri Karga Sığırkuyruğu çiçeği Jasper Mudjekeewis Kahverengi Kelebek (hava) Ala doğan 24 Ekim - 21 Kas İlk soğuklar Yılan Devedikeni Bakır Malakit Mudjekeewis Turuncu Kurbağa (su) Kunduz 22 Kas - 21 Ara Karlı günler Wapiti Karaçam Obsidyen Mudjekeewis Siyah Fırtına kartalı (ateş) Geyik ![]()
| ||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||